24 Ekim 2011 Pazartesi

Ultima Frontera 160 Yarış Raporu



KISA VERSİYON: İspanya'da düzenlenen 160 kilometre mesafesindeki Ultima Frontera ultramaratonuna katıldım ve 23 saat 28 dakika sonra yarışı tamamladım. Caner Odabaşoğlu ve Ilgaz Kuruyazıcı da 80km'lik yarışı başarıyla tamamladılar. Caner'in yarış raporunu buradan,  Ilgaz'ın raporunu ise bu sayfadan okuyabilirsiniz.

UZUN VERSİYON: Bu yazıya başlarken çok uzun olacağını hissediyordum ancak tahminimden de uzun oldu. Girizgahla ilgilenmeyip hemen yarışa raporuna geçmek için aşağıya kaydırıp ilgili başlıklara geçebilirsiniz ya da ilk aşamalardan itibaren bu güne nasıl gelindiğini merak ediyorsanız baştan başlayabilirsiniz. Uyarmadı demeyin, uzun, gerçekten uzun bir yazı. Aynı koşunun kendisi gibi...


GEÇMİŞİN BİR ÖZETİ

Benim koşu maceram 2009 yazında başladı. Daha önce herhangi bir dayanıklılık sporunda deneyimim yok. Spor geçmişim büyük oranda ortaokul ve lise yıllarında okul takımlarında ve amatör kuluplerde oynadığım basketboldan ibaret. Yazları buna bir ay kadar yüzme ve bisiklet de eklenirdi. Liseden sonra spor yaptığım saatler giderek azaldı. 20’li yaşların ortasında yurtdışına gittikten sonra 7-8 yıl boyunca hiç spor yapmadım. Türkiye’ye döndükten sonra 90 kilonun üzerine çıkmıştım. 2009 yazı başında 95kg’ı geçip 100 kiloya yaklaşmaya başladım.

Artık oturup kalkmak, hızlı yürümek gibi şeylerin bile vücudu zorlamaya başladığını farkedince buna geçiçi de olsa bir önlem almak gerektiğini düşünüp internette en çok kalori harcatan sporları araştırmaya başladım. Hemen her kaynakta koşmak en üst sıralarda çıkıyordu. Oysa ki basketbol antremanlarında en nefret ettiğim bölüm başta ve sondaki düz koşu bölümleriydi. Topla çalışmak varken koşmak son derece sıkıcı, gereksiz ve anlamsız gelirdi. Kilo vermek için yapacak birşey yoktu. İstemeye istemeye bir süre koşmaya karar verdim, nasıl olsa kısa bir süre koşup biraz normale döndükten sonra bu anlamsız sporu bırakıp tekrar normal ve guzel hayatıma dönecektim!

İlk haftalar beklediğim gibi çok zor oldu. Normalde herşeyi olabildiğince araştıran bir yapım vardır ama koşmaktan bu derece nefret ettiğim için nasıl yapılır, nelere dikkat etmek gerekir, antrenman teknikleri nelerdir hiç araştırmadım. Hem koşmanın programı mı olurdu, gidip koşup bu eziyeti tamamlayıp gelecektim işte. Hiçbir programa bağlı olmadan koşabildiğim kadar koşup yorulunca yürüyüp biraz nefeslenenince tekrar koşabildiğim kadar koşuyordum. Bu dönem gerçekten bir eziyetti, defalarca bırakmayı düşündüm ama bir şekilde bırakmadım. Koşan başka tanıdığım olmaması da önemli bir handikaptı. Birkaç hafta sonra Runkeeper telefon uygulamasını keşfettim, en azından GPS yardımı ile hızımı, süremi kaydederek gelişim görüp motive oluyordum. 5-6 hafta sonra çok çok yavaş da olsa durmadan 3-4km koşabilir seviyeye gelmiştim. Bu bir iki hafta daha devam ettikten sonra artık 4-5km’yi zorlansam da yavaş yavaş, bazen yürüyerek de olsa bitirebiliyordum fakat artık koşmak monoton gelmeye başlamıştı. Biraz kilo da vermiştim artık bu gereksiz sporu bırakmanın vakti gelmişti.

27 Ağustos 2009 günü son koşumu yapmaya karar verdim. Benim için uzak olduğu için koştuğum Caddebostan sahilyolunun sonuna kadar hiç gidememiş hep ortadan dönmüştüm. Google Earth’ten bakıp eğer sonuna gidip gelirsem 8.5km olacağını hesapladım ve son koşumda bu mesafeyi bitirmeye çalışıp koşu kariyerimi zirvede bırakmayı düşündüm. O gün 8.5km’yi zaman zaman yürüyerek çok zor da olsa bitirdim. Eve dönerken nerden aklıma geldiyse, ben 8km koşarken bu kadar zorlanıyorum insanlar nasıl oluyor da maraton koşabiliyorlar diye bir düşünce geldi. Bunun 5 katını koşmak, hangi hızda olursa olsun, bir insan için nasıl mümkün olabilirdi?

Koşan hiçbir tanıdığım olmadığı için soracak kimse yoktu. Maraton nasıl koşulur, antrenmanı diye birşey var mıdır diye internette araştırmaya başladım. İlk maratonu sadece bitirmek için önerilen 16 haftalık standart antrenman programlarını gördüm. En uzun antrenman koşusunun 32km olması çok ilginç geldi. Diğer kısa koşular da nedense beklediğim kadar korkunç gelmedi. İstanbul’da da sonbaharda bir maraton yapılıyordu galiba! Tarihine baktım 18 Ekim 2009. Nerdeyse 6 hafta kalmış, böyle bir saçmalık yapacak olsam bile bu sene yetişmek imkansız. İyi de bir daha koşmayacağım ki, bu eziyeti bu sene bu kadar çekmişken acaba yapılamaz mı? Programlara tekrar baktım ve maratona 6-7 hafta kala en uzun kaç km koşmuş olmam gerektiğini inceledim. 20km şart gözükuyordu ama o çok geldi. O gece kendimle bir anlaşma yaptım, ertesi gün 15km koşmayı deneyecektim, eğer başarılı olursam programın ortasından girip devam edecek, başarısız olursam koşmak benim için sonsuza dek sona erecekti.

28 Ağustos günü saat 6:00’da koşmaya başladım. Hayatımda yaptığım en zor şeylerden biriydi (en azından o gün için öyle gelmişti) ama korktuğum oldu ve zaman zaman yürüsem ve dursam da 15km’yi bir şekilde bitirmeyi başardım. Bu herhalde ilk dönüm noktasıydı. Aynı zamanda, o zaman için bunu farketmemiş olsam da, dayanıklılık sporlarında beynin gücü ve önemi hakkında ilk derslerden birini almıştım. Ne de olsa daha 1 gün önce 8.5km koştuğumda yapabileceğimin en fazlasının bu olduğuna 100% olarak inanıyordum. Ama bu mesafelerin bir program ile koşulabildiğini araştırıp öğrendikten sadece 1 gün sonra mental olarak kendimi hazırladığım zaman nerdeyse o mesafenin iki katını bitirebildiğimi gördüm.

O gün eve döner dönmez Avrasya Maratonuna kayıt yaptırdım ve maraton hakkında bulabildiğim herşeyi okumaya, izlemeye ve araştırmaya başladım. Kan toplayan tırnaklarıma boş gözlerle bakarken artık işin ciddiye bindiğini anlamıştım.
Avrasya’ya kadar olan haftalarda programın geri kalanını büyük oranda uygulamayı başardım. Zordu ama en azından önümde bir hedef olması tüm ağrı sızılara dayanmak için güç verip sabahın 5’inde kalkmaya motive ediyordu.

Maraton günü gelip çattığında ilk koşu yarışıma maraton mesafesinde girecek olmanın heyecanıyla start noktasına gittim. Amacım önce bitirmek, sonra mümkünse 5 saatin altında kalmaktı. Eğer ilk bölümlerde bir mucize olursa 4:30 altını zorlamak istiyordum. Teorik olarak yapmam ve yapmamam gerekenleri bilsem de kalabalığın ve ilk yarışın heyecanı ile klasik acemi hatalarını yapıp ilk 10km’yı 51 dakika gibi o zaman için anormal bir hızda geçtim. Şu an için bile gayet hızlı olan bu tempoya hala bakıp bakıp gülüyorum. Oysa ki defalarca yavaş başlamam gerektiğini okumuştum ve biliyordum. Ama bazı şeyleri insan ancak tecrübe edip kafasına dank edince öğreniyor. Buna rağmen 30km geçiş zamanı 2:51’di. Maraton 30km uzunluğunda olsa bu kadar antrenmanla çok başarılı olmuş olurdum ama acemiliğin bedelini ödemeye hemen başladım ve maratonun meşhur duvarıyla tanışmam uzun sürmedi.

30’dan sonrasını zaman zaman yürüyerek zaman zaman sürünerek 4 saat 24 dakika’da bitirdim. Yarıştan önce maraton koşan ünlü isimlerin en iyi derecelerini araştırmış ve Oprah Winfrey’in 4:29’luk derecesini gözüme kestirmiştim. Son 10 kilometrede 4:30’un altına inmek için elimden geleni yapmamdaki en büyük motivasyon bu dereceydi.

Finişe geldiğimde kendimi çok önemli birşey yapmış gibi hissediyordum. Benden sadece 5 dakika sonra gelen kişinin 79 yaşında olduğu anons edilince (o zamanlar tanımadığım Osman Yavuz) bir süre inanamadım. Böyle şeyleri okumuş olsam da canlı olarak şahit olmak ilginç bir deneyimdi. Bu da yaptığımın kendim için belki önemli olduğu ama büyük resim içinde lafı bile edilmeyecek derecede önemsiz birşey olduğu konusunda aldığım ilk derslerden biriydi. Daha sonraki yıllarda bunlar gibi sayısız örnekle karşılaştım, koşmanın bana kattığı en önemli faydalardan biri bu inanılmaz insanlar konusunda bilgi sahibi olmam oldu.

Maraton sonrası koşmaya 5-6 hafta kadar ara verdim. Herşey o kadar hızlı gelişmişti ki olanları beynimin işlemesi için zamana ihtiyacım vardı. Çok kısa süre içinde yeterince hazırlanamadan büyük bir zorlamayla karşı karşıya kalan vücudumun da dinlenmesi gerekiyordu.

Aralık sonuna kadar koşmadım, sadece birkaç kez kısa mesafelerde bisiklete bindim. Mart’ta Antalya’ya katılıp katılmama konusunda karar vermemiştim. Amacım maratonu bitirmekti, bunu başarınca artık maratonu daha hızlı koşmaya çalışmanın beni yeterince motive edip edemeyeceğinden emin değildim.

Ama koşmadığım günlerde içimde bir boşluk olduğunu hayata yeterince pozitif bakamadığımı gördüm. Yoksa koşmayı sevmeye mi başlamıştım? Basketbol bir takım sporu ben de iyi bir takım oyuncusuydum. Basketbolda bazen çok kötü oynarsınız ama takım arkadaşlarınız sizi kurtarır. Bazen siz iyi oynarsanız ama yenilince ben daha ne yapayım diye bir düşünce gelir. Olumsuz sonuçlarda, eğer istenirse her zaman suçu atacak biri bulunur. Koşu ise öyle değil. Tek başınasın. Yediğinden içtiğinden, giydiğinden, hangi tempoda koşacağına kadar herşeyden kendin sorumlusun. Başarılı bir iş yaptığın zaman tatmin duygusu büyük ama işler sarpa sardığında kimseyi suçlayamazsın, kendinle yüzleşmen gerekir. Parkur çok yokuşluydu, hava çok sıcaktı, uykusuzdum diye mazeretler öneri sürebilirsin (ben çok yaptım, hala da zaman zaman yapıyorum) ama gerçek olan şey hem mental hem fiziksel olarak yeterince hazır olmadığındır. Hayatın başka alanlarında varolan adam kayırma, torpil, kopya gibi şeyler koşuda işlemez. Aylarca yatıp son gün sınavdan kopya çekip geçemezsin. Her anlamda yeterince hazırlanmadan bu iş olmaz.

Sanırım ben koşunun işte bu yönlerini farkedip sevmeye başlamıştım. 2009 sonunda, Mart’taki Runtalya’yı koşmaya karar verip kaydımı yaptım ve 2 Ocak 2010’da Avrasya’dan sonra ilk defa koştum. Sanki koşmaya yeni başlamış gibi zorlanınca biraz canım sıkıldı ama üstüste birkaç kez koştuktan sonra yavaş yavaş bu işin olabileceğine inandım.

Ocak ayı sonuna doğru o zamana kadar hiçbir problemi olmayan, daha birkaç ay önceye kadar rahat rahat uzun süre yüzebilen babamın tesadüf eseri yaptırdığı bir check-up’ta akciğer kanseri olduğu ortaya çıktı. İlk günlerde koşmayı bırakmayı çok düşündüm ama koşmadığım zaman depresif ve sinirli olduğumu, pozitif bakamadığımı farkedince vakit bulduğumca  koşmaya devam ettim. Koşmak tüm aile için bu çok zorlu dönemde zihinsel olarak ayakta durabilmek için bana çok yardımcı oldu.

Runtalya 2010’a katıldım. Amacım yine sadece bitirmek ve olabilirse 4:24’luk derecemi geçmekti. Yine biraz hızlı başladım ama bu kez beni en çok etkileyen hava sıcaklığıydı. Sıcak havada yarışma konusunda hiç tecrübem yoktu ve İstanbul’un soğuk kış aylarında antrenman yaptıktan sonra Antalya’nın sıcağı beni tam anlamıyla çarptı. Daha 25.km’ye gelmeden yürüme molaları vermeye başlamıştım. Maratonun ikinci yarısının tamamı çok zor geçti ama kendime karşı bir mücadele vererek 4:21 ile derecemi 3 dakika da olsa geliştirmeyi başardım.

Bundan sonraki aylar zordu. Hemen her gün hastanelerdeydim. Bu süreçte Türkiye’deki en iyi hastaneleri de, en kötülerini de gördüm. Ailem sağlık seköründe olduğu için bazı şeylere alışık olmama rağmen, kanserin ve çeşitli hastalıkların sadece yaşlı insanları değil çok genç yaşlardaki kişileri bile ne hale getirdiğine defalarca canlı şahit oldum. O zamana kadar cesurca mücadelesini sürdüren babamı 2010’un Ağustos ayında kaybettik.

Bir süre koşuya ara verdim. 2010 Avrasya’ya kayıt yaptırmıştım ama koşup koşmayacağıma uzun süre karar veremedim. 1, 1.5 ay kala kesin kararımı verip derecemi 4 saate indirmeyi hedef belirledim. Bu kez daha deneyimliydim, 25.km’den sonra sağ bileğim üzerindeki tendonun şişip büyük acı vermesine rağmen 4:00:32 ile bitirdim. Bu koşu da beni en çok tatmin eden yarışlarımdan biriydi.

Bu zamana kadar bütün antrenmanlarımı Caddebostan sahilinde yaptığım için tüm koşularım tamamen düz bir parkurda geçiyordu. Bunun sıkıntısını üç maratonda da çektim. En küçük yokuş bile nabzımı çok olumsuz etkileyip tüm tempomu bozuyordu. Ormanda koşmak gibi bir olayla ilgim ve alakam yoktu.

Bu dönemde koşu yaşamımda bazı değişiklikler oldu. Aydos ve Çekmeköy ormanlarında Team Kronos’un düzenlediği 10K uzunluğundaki yarışlara katıldım. Tüm koşularını sadece düz asfaltta yapan biri olarak çok yokuşlu arazilerdeki bu yarışlar beni ciddi şekilde sarstı. Sanki koşuya yeni başlamış gibi hiç ağrımayan yerlerim ağrıyordu. Yarışlardan sonra 3 gün penguen yürüyüşü devam ediyordu.

Arazide, ormanda ve dağlarda koşmanın ne demek olduğunu ve asfaltta koşmaktan ne derece farklı, hatta nerdeyse farklı bir spor olduğunu o yarışlarda anladım. Dağlarda ve ormanlarda geçen ultramaraton yarışları ilgimi çekmeye başladı ve araştırmaya başladım. Önceleri bunu sadece bir avuç çılgının yaptığı bir ekstrem spor olarak görüyordum. İşin derinliğine inince sadece Amerika’da 100’den fazla 100 mil (160K) yarışı ve sayısız 50 mil ve üzeri ultramaraton olduğunu öğrendim. Aynı şey Avrupa ve dünyanın birçok bölgesi için de geçerliydi. Ben yavaş da olsa üç maraton bitirmiş biri olarak arazide 10K koşunca bu hale geliyorsam nasıl 160K koşulabilirdi, bunu bir türlü aklım almıyordu.

İlk maratonu bitirdikten sonra Ironman yarışları çok ilgimi çekmişti. NBC’nin son derece iyi prodüksiyonla hazırladığı videolardan etkilenmemek mümkün değildi. İlk başta bu olay bana imkansız gelmişti. Bir süre kendimce birkaç deneme yaptım. Yüzme tekniği konusunda hiçbir eğitimim olmamasına rağmen 3.8K’yı 1:41 gibi iyi yüzücüler için çok yavaş bir zamanda da olsa birkaç defa yüzdüm. Birkaç defa da dağ bisikleti ile yolda 100K üzeri gittim. Eğer 3-4 ay ciddi hazırlanırsam belki 15-17 saat gibi çok yavaş da olsa bitirebileceğime inandım, Ironman’de bana göre daha zor olan süreyi kısaltmaktı çünkü bunun için her üç disiplinde son derece başarılı olmak gerekiyordu. Ama 20-30-40 saat sürecek, önemli bir bölümü gece karanlığında geçecek, uykusuzluğa, halisünasyonlara, yorgunluğa karşı mücadele verilecek bir 100 mil koşusunu hiçbir şekilde aklım almıyor ve mantıklı bir açıklamasını bulamıyordum.

Böylece ultralar hakkında makaleler, kitaplar, bloglar, podcastler, videolar, kısacası boş zamanlarımda bulabildiğim herşeyi okuyup araştırmaya başladım. Önceleri bir avuç çılgından ibaret olduğunu sandığım bu kişilerin her yaştan son derece normal insanlar olduğunu ve sayılarının da onbinlerce olduğunu öğrenince merakım ve ilgim daha da arttı.

2010 Avrasya’dan sonra kendime geldikten sonra, Aralık ayından itibaren Aydos ormanına gidip koşmaya başladım. Bu da benim açımdan bir başka dönüm noktası oldu. Koşma dediğime bakmayın, tüm koşularını düz yolda koşmuş biri olarak yokuşlar beni tam anlamıyla öldürüyordu. Sanki koşmaya bir hafta önce başlamış gibi nefes nefese kalıyordum. Bu birkaç hafta böyle devam etti, bir işe yarayıp yaramadığını anlayamıyordum ama en azından antrenmanlardan sonra ağrıyan yerlerim artık eskisi gibi ağrımıyordu.

İlk 1 aydaki acılı dönemi atlatınca ormanda koşmanın zevkini, doğa ile başbaşa kalmanın hazzını almaya başladım. Kendime değişik parkurlar buldum ve hızı önemsemeden sadece zevk almak için koşmaya devam ettim.

Runtalya 2011’e kaydolmuştum ama bunun tek sebebi Türkiye’de düzenlenen en uzun mesafeli iki yarıştan biri olmasıydı. Yaptığım şey hiçbir klasik maraton antrenman programına benzemiyordu. Tamamen canım nasıl isterse ormanda öyle koşuyor ve sadece ultralar hakkında okuyordum. Ocak ayında Belgrad ormanında çamurlu ve zorlu bir parkurda düzenlenen ve son derece güzel bir organizasyon olan 14K’lık Geyik Koşusunda kendime göre iyi bir derece elde edip daha önceki orman yarışlarında yaşadığım sıkıntıları büyük oranda yaşamayınca daha da motive oldum ve orman koşularıma devam ettim.

Runtalya öncesinde asfaltta yaptığım birkaç denemede hızlandığımı farkettim ama asfaltta düzenli çalışmadığım için maraton hedef süremi kestirmek kolay değildi. Yarışa az süre kala bazı deneyimli maratoncular ile konuşurken daha birkaç ay önce 4:00 koşmuş biri olarak 3:45 hedeflememin doğru olacağını söylediler. Son günlere kadar hedefim buydu fakat kafamın bir kenarında bunun limitlerimi yeterince zorlamayacağı ve başarsam bile beni istediğim gibi tatmin etmeyeceği düşüncesi vardı. Hep kafamda bir acaba olacaktı.

Maraton günü geldğinde muhtemel başarısızlığı göze alarak kararımı vermiştim. Sonuçları olumsuz da olsa 3:30 altı hedefiyle başlayıp gidebildiğim yere kadar gidecek ve ne olacağını görecektim. Maraton için spesifik antrenmanlar yapmadığım için diğer maratonlara göre çok daha rahattım, başarısız da olsam bir hafta sonra ormanda 30K koşabilirdim. Bunun zevki de benim için maratondan çok daha az değildi. Sonuçta ilk 10K’yı 48 dakikada geçtikten sonra ikinci 10’u yine 48 dakikada, 20-30 arasını 49 dakikada, 30-40 arasını ise 50 dakikada geçerek 3:27 ile kendim için mükemmele en yakın şekilde tamamladım. Bir sene önce çoğunu yürümek zorunda kaldığım 30-33km arasındaki uzun yokuşu bu sene tek adım yürümeden ve nerdeyse hiç yavaşlamadan geçmiştim. Antrenman bilimine büyük saygı duyan ve bu konuda çok sayıda kitap ve makale okuyan biri olarak bu olay bana bu işte tek bir doğru olmadığını bir kez daha kanıtladı. Bence önemli olan yaptığından zevk almak (bu yapılan şeyin kolay olması gerektiği anlamına gelmiyor tabii) ve bunda süreklilik sağlamak. Bu iki faktör biraraya gelince gelişme mutlaka oluyor.

Runtalya 2011’den kısa süre sonra bir arkadaşım vasıtası ile Çekmeköy’de bir Pazar günü 25-30K’lık grup koşusu olacağını öğrendim O zamana kadar sadece isim olarak tanıdığım Bahadır İşseven’e mesaj atıp mümkünse katılmak istediğimi söyledim. O da son derece olumlu karşıladı ve Pazar sabahı Bahadır İşseven, Bakiye Duran ve Ufuk Öztürk olmak üzere dört kişi toplandık. Çeşitli sebeplerden grup tahmin edilen büyüklükte olmamıştı ama kimse şikayetçi değildi. O gün Çekmeköy ormanında kendimi büyük hayrete düşürecek şekilde 53K koştum, hem de daha önce koşmadığım eğimlerdeki yokuşların olduğu bir parkurda.

Aslında koştum demek yanlış olur beni elimden tutup koşturdular şeklinde desek daha açıklayıcı olur. Birlikte koştuğum kişilerin büyük deneyimleri ile tempoyu mükemmel ayarlamaları ile sohbet ederken ilk 30km’nin nasıl geçtğini anlamamıştım. Ancak 42K’dan sonra gerçek anlamda mesafeye bakmaya başladım. Hikaye okur gibi ders anlatan, sıkmadan öğreten eğitmenlerden ders alır gibiydim. O gün, doğru bir strateji izlendiği zaman insanın sandığından çok daha fazlasını yapabileceğine bir kez daha şahit oldum. Koşu hayatımdaki en büyük dönüm noktalarından biri de o gündü. Eğer o gün benim için fiyasko ile sonuçlansa olayların gelişimi çok farklı olabilirdi.

Aradan geçen günlerde bu mesafelere hem vücut hem kafa olarak alışmaya başladım. Ki vücudun alışması için önce beynin alışması ve mesafeyi kabul etmesi gerek. Aksi bence mümkün değil. Yaz döneminde, 1. Sigma Cam Çekmeköy 50K Ultramaratonu dahil olmak üzere, 4 tanesi Çekmeköy’de bir tanesi Belgrad’da toplam 5 kez daha 50K ve üzeri koşu yaptım. Hedefim yoktu, amacım Avrasya’da yine son anda bir hedef belirleyip koşmak ve canım istediğinde İstanbul ormanlarında kendi ultralarımı koşmaktı.

ULTIMA FRONTERA 160’I ÖĞRENİŞ

İnsanın yaşamında tesadüflerin önemi büyük. Kaderci bir insan değilim ama yaşanan bazı şeyler insanı nereden nereye diye düşünmeye zorluyor. 2011 Haziran ayında Çekmeköy’de yaklaşık 40 kişinin katıldığı 50K antreman koşusuna katılıyorum. Sıcak ve nemli havada yeterli suyum olmamasına rağmen öndeki gruba tutunmaya çalışırken 20.km civarında su kaynatıyorum. 28.km’de doğru strateji ile başlayıp başlangıçtaki hızını koruyarak koşan Cecile beni yakalıyor ve kendisiyle ilk kez orada tanışıyorum. 32.km’de birlikte yanlış yola sapıp ormanda kaybolunca 50km’lik parkuru 57K olarak tamamlıyoruz. (Bu koşu geçen hafta Cumartesi gününe kadarki hayatımdaki en uzun koşu olma özelliğini de taşıyor.) Bu koşu sırasında Cecile bana Temmuz ayında İspanya’da 5 gün içinde 230km koşulan bir yarışa katılacağını söylüyor. 40 dereceye varan sıcaklıklarda müthiş bir deneyim.

Yarışa katılıyor, harika bir şekilde 4. kadın olarak bitiriyor ve gelince bana yaşadıklarını uzun uzadıya anlatıyor. Ben aslında çok etaplı ultralara o zamanlar sıcak bakmıyorum. O her ne kadar bunun güzelliklerinden bahsetse de beni o dönemde tek günlük ultralar cezbediyor. Bunu kendisine de söylüyorum. Tek günlük ultralar, özellikle de 100 mil (160K) mesafesi hep yıllar sonra bir gün denemek istediğim mesafe.

Sonuçta 230K’lık Al Andalus yarışının sitesini incelerken aynı ekibin bu kez ilk defa 2011 Ekim'inde tek günlük bir ultra düzenleyeceğini öğreniyorum. 50-80 ve 160K mesafeleri var. 160K koşanlar 80K parkurunu iki defa dönüyor. Ağustos ayında siteyi inceliyorum, şartlar çok uygun geliyor. 11 Eylül’de de Sigma Cam Çekmeköy 50K var, onu da İspanya'da 80K koşmak için hazırlık olarak kullanabilirim.


Kesin karar veremiyorum, aradan zaman geçiyor,unutuyorum. Bir gün sevdiğim podcast’lerden birinde Everest’e çıkan ilk adam olan Sir Edmund Hillary’nin “I believe that if you start out on a challenging activity, completely confident that you’re going to succeed, why bother starting? It's not much of a challenge.” – “Eğer başaracağından emin bir şekilde zorlu bir aktiviteye başlıyorsan neden başlıyorsunki? Bu yeterince zorlu değil demektir” sözünü tekrar duyuyorum. Bu söz ilk duyduğumda da beni etkilemişti şimdi de etkiliyor ve düşündürüyor.

Yükselti değişiminin büyük olduğu bu gibi koşularda değil 80K’nın 50K’nın bile insanı ne hale getirdiğini artık oldukça iyi biliyorum. Her zaman için mesafeye çok büyük saygı duyan ve duyulmasını savunan biriyim. Ancak 50K üzerinde toplam 6 kez koşmuş biri olarak çok ekstrem durumlar sözkonusu olmazsa 80K’yı bir şekilde bitirebileceğime gerçekten inanıyorum. Yavaş olabilir, sürünebilirim ama bitireceğime inanıyorum.

Ama ya 160K? 25-30 saat boyunca, yarısı gece karanlığında, sırtında çantayla, yorgunluğa, uykusuzluğa, mide bağırsak sorunlarına, muhtemel halisünasyonlara ve daha kimbilir başka nelere karşı koymaya çalışarak koşmak? O kadar çok bilinmeyen var ki. Sir Hillary’nin bahsettiği şey bu olsa gerek diye düşünüyorum. Bu sporu yapmamızın sebebi de zaten anlık gelişen olaylara karşı hem fiziksel hem mental olarak nasıl tepki vereceğimizi görmek değil mi? Evet bunun içinde başarısızlık da var. Ancak kendi tecrübelerimden çıkardığım sonuç en önemli dersleri en başarısız koşularım ve yarışlarım sonrasında aldığım.

80km'lik bir turun yükseklik profili
Bu düşünceler ile yarış direktörü Paul Bateson’a email atıp eğer 160K’ya katılır ama 80K’yı bitirdikten sonra bir sebepten bırakmak zorunda kalırsam yine de 80K’yı tamamlamış olarak kabul edilir miyim yoksa herşeyi mi kaybetmiş olurum diye soruyorum. Bir turu bitirirsen 80K’yı tamamlamış sayılırsın şeklide cevap alınca 160K’ya kaydımı yaptırıyorum. Bu belki kendimi başarısızlığa karşı bir koruma içgüdüsü. Belki de 160K mesafesinin büyüklüğü altında ezilmemek ve kendimi mental olarak hazırlamak için bir açık kapı.

ULTİMA FRONTERA 160 ÖNCESİ HAZIRLIK

Kaydımı yaptırır yaptırmaz bunu herkese duyuruyorum, artık geri dönüş yok. Ancak bazı problemler var. Birincisi sırt çantası ile koşma tecrübesi, ikincisi karanlıkta koşma tecrübesi. İkisi de bende yok. O zamana kadar sırt çantası ile toplam koştuğum mesafe topu topu Aydos’taki 14K. Onu koştuğum gün o kadar kötü geçmişti ki bir daha çantayla koşmamaya nerdeyse yemin etmiştim. İlk iş olarak haftasonu çantayla iki kez üst üste uzun koşu yapıyorum. Bunlarda kendimi iyi hissetmem moralim açısından çok önemli. Bu kez çok yavaş başlıyorum. Çantayla ilk koştuğumda sıcak havada çantasız koşu temposunda koşmaya çalıştığımı ve perişan olduğumu hatırlıyorum. 3kg civarında bir çanta taşırken yavaş koşulacağını baştan kabullenmek gerek. Bu kurala uyunca bu iki gün sandığımdan daha iyi geçiyor. Yarışa kadar geri kalan günlerdeki koşuların yaklaşık 90%’ını 3kg ve üzeri çanta ile yapıyorum.

Yarış T-Shirt'ü
Yarışta suyu sırtımda değil iki tane el matarasında taşıyacağım için çantam daha hafif olacak ama daha fazlasına vücüdu alıştırmak amacındayım. Tabii ki kendimi sakatlamadan bunu yapmam lazım çünkü sırttaki yükün başta bacaklar ve kasıklar  olmak üzere çeşitli bölgelere ekstra yük bindirdiğini biliyorum. Bu arada Ilgaz bana bir mesaj atıp kendisinin de 80K’ya kayıt yaptırdığını, Caner’in de yaptırmayı düşündüğünü söylüyor. 40 yıl düşünsem aklıma gelmeyecek mükemmel bir sürpriz. Bu da beni daha bir motive ediyor.

Ilgaz ve Caner’le Belgrad ormanında zifiri karanlıkta fenerlerle bir gece koşusu yapıyoruz. Onlar bu işe alışık ben tamamen karanlık bir ortamda ilk kez fenerle koşuyorum. Nerdeyse her bastığım adıma bakmaya çalışırken her ikisi de gündüz gibi rahat gidiyor. Hem de benim fenerim onlarınkinden güçlü olmasına rağmen. Önden giden Caner en teknik yerlerde bile bir an duraksamadan, kararsızlığa düşmeden ilerliyor. Yılların verdiği deneyim işte böyle birşey. Benim gece karanlığında bu rahatlığa erişebilmem için 40 fırın ekmek yemek lazım diye düşünüyorum ama yine de yavaş da olsa bu işi yapabileceğim konusunda bu koşu bana güven veriyor. Bir kere de kendi başıma gece ormanda koşmayı planlıyorum ama bazı beklenmedik gelişmeler yüzünden bu hiç gerçekleşmiyor.

Gitmeden önce yarışın yapılacağı Loja’daki hava sıcaklığını araştırıyoruz. En ilginç durum öğleden sonra 34 dereceye çıkan sıcaklıkların güneş batınca bir anda düşmesi ve sabaha karşı 4-5 dereceye kadar inmesi. Bu büyük ısı değişimine karşı hazırlıklı olmak gerek. 
Yarışın başlamasından hemen önce: Ben, Ilgaz ve Caner
Bir başka önemli zorluk 160K yarışının 80K x 2 tur şeklinde yapılacak olması. Eğimleri inceleyip biraz ders çalıştıktan sonra ilk turun 10-11 saat civarında bitebileceğini kestiriyorum. O kadar süre koşup da başlangıç noktasına geldikten sonra bir tarafta otel, sıcak yemek, duş ve yatak varken bu sefer hem de gece karanlığında geçecek ve 15 saat civarı sürmesini beklediğim yeni bir tura başlayacak mental gücü bulabilmek mümkün olacak mı? Bu koşunun en büyük kırılma noktası burası.

Yarıştan once kafamda defalarca bu bölümü koşuyorum. İlk turu bitirdiğimi ve hiçbirşey düşünmeden yiyeceğimi yiyip üstümü değiştirip hemen devam etmeyi hayal ediyorum. Kendimle bir anlaşma yapıyorum. Bacağım kopmadığı sürece ikinci tura başlayıp başlangıç noktasından en az 2km uzaklaşacağım. Eğer bunu yapmadan bırakırsam bu koşu benim için tamamen bir hayalkırıklığı olacak. Buna ek olarak ikinci tura başlarken havanın tam olarak kararmış olmasını istemiyorum. Ben başladıktan 15 dakika sonra kararırsa önemli değil o zaman zaten dağda olacağım ama ilk çıkışta karanlığa karşı gitmenin moralimi olumsuz etkileyeceğini düşünüyorum. Loja’da 22 Ekim günü havanın 7:57 gibi kararacağını öğrenince sabah 9’da başlayacak yarışta ilk turu bitirip ikinci tura başlamak için 11 saatim olduğunu hesaplıyorum.

Loja’ya geliyorum, otel fiyatına göre beklediğimden daha iyi çıkıyor. En büyük sorun insanların tek kelime İngilizce bilmemesi ve şehir içi toplu taşıma diye birşeyin olmaması. Organizasyon ekibi küçük olmasına rağmen ellerinden geleni yapmaya gayret ediyorlar.
Cuma günü Ilgaz ve Caner geliyor, son bilgileri paylaşıyoruz, son hazırlıklar yapılıyor, yarış havasına giriyoruz. Ilgaz koşuda yanımızda taşımak üzere kontrol noktaları, mesafeler ve eğimler ile ilgili harika bir grafik hazırlamış. Bunu keserek matarama yapıştırıyorum ve çok işime yarıyor. Özellikle garminsiz koşmak zorunda kaldığım ilk turda elim ayağım oluyor. Ben bunu sadece rakamlar ile yapmayı düşünmüştüm ama bu şekilde renkli bir grafik ile herşey çok net gözüküyor.

ULTİMA FRONTERA 160 – YARIŞ RAPORU

Son gece sabaha karşı 03:30’da otelin önünde önce itfaiye sandığım bir siren ile uyanıyorum. Caner ertesi gün polis olduğunu söylüyor. Herhalde bir 20 dakika kadar neyin nesi olduğunu anlamadığım bu siren devam ediyor. Sonra pek uyuyamasam da bir önceki gece uykumu aldığım için kafaya takmıyorum. Kendimi de iyi hissediyorum. 6’da kalkıp son hazırlıkları yapıyorum, 7’de Ilgaz ve Caner’le kahvaltıda buluşuyorum.
Herkes kendi sevdiği şeyleri yiyerek son karbonhidratları depoluyor ve başlangıç noktasına gidiyoruz. Son hazırlıklar yapılıyor ama once Belediye Başkanı kameralar önünde start vereceği için başlangıç noktasından 600 metre kadar uzak şehir içinde bir yere gidip yalandan start veriyoruz. Tekrar başlangıç noktasına doğru jog hızından koşarken öndekiler durmadan devam ediyor. Hani bu yalandan starttı? derken koşunun başlamış olduğunu öğrenip devam ediyoruz. Önemli değil, 80/160K’lık bir koşuda birileri 100-200 metre önde başlamış ne önemi var?

Son 2 dakika kala

Ilgaz ve Caner de 10 saat civarında bitirmeyi hedeflediği için ilk bölümü olabildiğince onlarla birlikte koşmayı planlıyorum. Ancak yarış öncesinde, eğer bir noktada temponun fazla geldiğini hissedersem yavaşlayacağımı ve onların hiçbir şekilde beni beklemeden gitmeleri gerektiğini söylüyorum ve bu konuda anlaşıyoruz.

 
Birlikte koşmak benim için birçok açıdan şans. Hem ilk bölümde sohbetle birlikte kafamı dağıtıyorum, hem tempo ayarlaması konusunda birbirimizi denetleme mekanizması kurup onların deneyimlerinden yararlanıyorum, hem de Garmin’lerinden faydalanıyorum. Faydalanıyorum çünkü benim Ağustos ayı sonunda bozulan ve dağıtımcıya verdiğimde Amerika’dan 1 ayda yenisinin geleceği söylenen 305’im hala gelmediği için henüz alamadım. Hala arkadaşımın şu an kullanmadığı Garmin’i ile idare ediyorum. Eğer gelmiş olsaydı 10 saat civarı pil ömrü olan 305’lerden birini ilk turda diğerini ikinci turda kullanacaktım. Tek 305’e kalınca onu ikinci turda açmayı, ilk turda Ilgaz ve Caner’inkilerden faydalanmayı planlıyorum. Hem de bir Garmin bağımlısı olarak ikinci tura başlamak için kendime ekstra bir motivasyon sağlamayı hedefliyorum.

Plan yokuşları olabildiğince hızlı yürümek, düzleri ve inişleri koşmak. İlk 4.5km tırmanış şeklinde geçtikten sonra iniş çıkışlarla devam ediyor ve asfalt üzerinde 3km kadar yokuş çıktıktan sonra 20K’daki ilk kontrol noktası olan Ventorros de San Jose köyüne geliyoruz. Yarış öncesinde son gece yaptığımız toplantıda ilk noktaya 140-150 dakika gelmeyi hedeflemiştik. Gerçekten de 146 dakikada ilk noktadayız. Çipleri okutup suları dolduruyoruz. Biraz patates cipsi ve muz yedikten sonra Caner’e haber verip önden yavaş yavaş gittiğimi söylüyorum. Amacım kontrol noktalarında olabildiğince az zaman harcamak. Bunu yaparken iki motivasyonum var. İlki beynimi durmaya alıştırmamak. Çünkü saatler ilerleyip karanlık çöktükçe bunun çok zor olacağını biliyorum. İkincisi eğer onlardan önce çıkabilecek durumum varsa çıkıp daha yavaş tempoda koşmak ve böylece koşu kısımlarında onlardan daha yavaş olsam da ilk turu hedeflediğimiz zamanlarda ve özellikle karanlık basmadan bitirebilmek.

20K kontrol noktasında cips yerken. Fotoğraf: Caner Odabaşoglu

Birkaç dakika sonra geldiklerini görüyorum ve tekrar birlikte koşmaya başlıyoruz. 20-30K arasında güzel eğimli uzun bir iniş var. Burada kendimizi fazla zorlamadan iyi bir tempoyla biraz yol alıyoruz. Bu bölümde en az iki kritik noktada dikkat edilmezse hata yapılabilecek dönüş var. Buraların karanlıkta geçerken sorun çıkarabileceğini düşündüğüm için kaçıncı kilometrede olduğumuzu sorup ikinci turda kendi Garmin’imi açtığımda dikkat etmek üzere hafızama kaydediyorum. Türkiye’de yapılabilecek yarışlardan tutun çeşitli konulara kadar sohbet ederken kilometreler akıyor. Bu arada yarışın başından beri bazı kritik olarak gördüğüm bölümlerde kendimi sohbete kaptırmamak için özellikle 20-30 metre önlerinden gidip parkuru, işaretleme sistemini, yol durumunu hafızama kaydetmeye çalışıyorum. ÇÜnkü bundan önceki tecrübelerimde, bir grup içinde koşarken insan çevresine pek dikkat etmiyor ve nereye gidip nereye döndüğünün farkında olmuyor.

30K civarında asfalttan çıkıp Montefrio kasabasına çıkan yaklaşık 8K uzunluğundaki yokuşu tırmanmaya başlıyoruz. Birkaç kilometre sonra yolun kenarında bir araba görüyoruz. Koşuculardan birini desteklemek için gelen arkadaşları var. Bir kız üçümüze de haşlanmış patates ikram ediyor, birbirimize hayatımızda yediğimiz en güzel haşlanmış patateslerin bunlar olabileceğini söylüyoruz. Bana ultranın en sevdiğin yanları ne dersen işte bunlardan başlarım. İnsanlar oraya kendi koşucusunu desteklemeye gelmiş ama diğer insanların da acı çekip yardıma ihtiyacı olduğunu bilerek onlara da ellerinden gelen yardımı ve desteği veriyorlar.

33.5K’da dağın başındaki kontrol noktasına geliyoruz. Burada sadece su var. Zaman kaybı yok, hemen devam ediyoruz. Sonraki durak 48.5K’daki Montefrio kasabasındaki La Enrea otelindeki kontrol noktası ama oraya ulaşmak için once bu uzun yokuşu bitirmek gerek. Bu arada yağmur başlıyor. Önce çiseler gibiyken hızı giderek artınca Caner’in deneyimi ile bizi yönlendirmesi sayesinde hemen yağmurlukları çıkartıp giyiyoruz. Hava bir hafta once bu saatlerde 34 dereceye çıkarken bugün herhalde ancak 16-17 derecelerinde. Yarış direktörü Paul bana gönderdiği bir email’de Montefrio’nun İspanyolca’da “Soğuk Dağ”anlamına geldiğini söylemişti. Gece buranın isminin hakkını vereceği düşüncesi aklıma geliyor ama çabucak bu negatif düşünceyi kafadan atıp bir sonraki noktaya gelmeyi ve burada kuru elbiseler giyip iyi bir yemek yemeyi düşünüyorum.

Yokuşu bitirip sol tarafımızdaki vadide kasabayı görüyoruz. Hızlı bir inişten sonra kasaba içinde bir süre ilerledikten sonra 3. Kontrol Noktası olarak hizmet eden Hotel Enrea’dayız. Yarışın başından itibaren yaklaşık 5 saat 50 dakika geçmiş durumda. Buraya gelmeden önceki hedefimiz bu noktaya getirilen çantalarımızdan kuru giysilerimizi giyip hızlıca birşeyler yemek ve 10, en fazla 15 dakika içinde buradan çıkmak. Islak tişörtü değiştirip birşeyler yemeye başlıyorum. Saate ilk baktığımda tam 13 dakika geçtiğini görüyorum. İnsan koşmayı bırakıp biraz dinleneyim dediği anda zamanın böyle akıp gitmesi inanılmaz. Caner ve Ilgaz’a hızlanalım diyorum ama benim de daha çok işim var. 23 dakika civarı geçtiği zaman ancak hazır olabiliyorum, Ilgaz ve Caner’in biraz daha zamana ihtiyacı olduğunu gördüğüm için onları zorlamadan ben önden gidiyorum diyerek ayrılıyorum. Belediye başkanı start verecek diye saat 9’da başlaması gereken yarış benim saatime gore 22-23 dakika geç başlamıştı. Bu da ikinci tura karanlık basmadan başlayabilmem için yapmam gereken süreden 23 dakikayı yedi. Bu yüzden olabildiğince zaman kazanmak istiyorum.

7-8km süren tırmanıştan sonra Montefrio kasabasını görüyoruz Fotoğraf: Caner Odabaşoglu
Buradan çıktıktan 1-2km sonra ormanın içinde patikaya giriliyor. Gündüz saati için biraz dikkat ettikten sonra fazla zorlu değil, ancak bazı bölümlerde sağ taraf 20-30 metrelik uçurum, ikinci turda uykusuz ve yorgun halde buradan geçerken dikkat etmem gerektiğini kendime hatırlatıyorum. Bu bölümü geçtikten sonra ilerde bir araba var. Organizasyondan Eric. Aynı zamanda beni havaalanından o aldığı ve bu arada başka birisini beklerken 2-3 saat konuştuğumuz için birbirimizi iyi tanıyoruz. Beni güzelce motive ediyor, matarama su dolduruyor. Kaçıncı km’deyiz diye soruyorum, 57 diyor. Böylece bundan önceki en uzun mesafeme ulaşmış durumdayım. Bundan sonrası benim için ilk kez yaşanacak bir deneyim.

İlk turda bir enstantane. Fotoğraf: Michelle Cutler
67K’daki 4. Kontrol noktasına kadar düz bir yol var. Burada çok zorlamadan iyi bir tempoyla koşup zaman kazanmayı hedefliyorum. Öyle de yapıyorum, sanırım Montefrio’da çok iyi beslenmem bunda etkili oluyor. Bu bölümde bir su geçişi var. Üzerine basıp atlanacak taşlar var ama bir adımlık taş eksik. Yapacak birşey yok elimden geldiğince atlıyorum ama sag ayağım tamamen ıslanıyor. Muhtemelen yağmur yağmasa buradan ıslanmadan geçebilirdik. 80K’ya kadar su toplamadan idare edersem hemen oradaki çantadan çorap değiştireceğim. Buradan hemen sonra tarlaların arasından geçen çok uzun bir düzlük var. Çok uzaklarda birini görüyorum, koşmaya devam ediyorum ama o kişi çok hızlı şekilde yaklaşıyor. Yaklaşıyor çünkü bana doğru koşuyor. Allah kahretsin yanlış yola girmişiz herhalde diye durup birkaç saniye bekliyorum ama ilerde bir kurdela gözüme çarpıyor. Yol yanlış olamaz. Tekrar yavaşça koşmaya başlıyorum. Kulağında kulaklıklarla genç bir çocuk geliyor, yüzüme bile bakmadan koşarak yanımdan geçiyor. Yarışla ilgisi yok, muhtemelen oralarda oturan birisi akşamüstü koşusuna çıkmış!

Bir oh çekip kontrol noktasının olduğu Huetar Tajar şehrine geliyorum. Şehir içinde direklere yapıştırılan ok işaretlerini birileri yırtıp yerlere atmış. Bir taraftan Türkçe’nin zengin kelime haznesinden bazıları ile bunu yapanların hatırlarını sorarken bir yandan doğru yolu anlamak için çok yavaşlıyorum. Yolu doğru anlamam lazım ki geceyarısı buradan geçerken kafam iyice karışmasın. Sonuçta karmaşık birşey yokmuş, 2km kadar şehir içinde dümdüz gidip sola dönülüyor ama bunu tasdikleyen işaretler yerlerde olunca insan 7-8 saat koştuktan sonra büyük şüpheye düşüyor.

Bu kontrol noktasından 1-2km sonra yine toprak yola girilip 4-5km kadar çıkış var. Ardından da Loja’daki başlangıç noktasına geliş ve ilk turun tamamlanması. Yokuşlu kısımda olabildiğince hızlı yürürken İzlanda’lı olduğunu öğrendiğim Christine’i yakalıyorum. Montefrio’dan beri yani yaklaşık 3 saattir yalnız koşuyorum. Birisiyle konuşmak biraz kafamı dağıtıyor. Onun da ilk 160K denemesi olduğunu öğreniyorum ama bundan once Cecile’in koştuğu Al Andalus’u ve Kanarya Adalarinda 123K’lık  zor hava şartlarında geçen Grand Canary’yi bitirmiş. İkimizin 50 metre kadar önünde iki erkek gidiyor. Üzerlerinde aynı tişört var. Bir tür takım veya arkadaşlar gibi. Benim o andaki yokuş çıkış tempom Christine’den daha hızlı olunca öne geçiyorum ve en az benim kadar hızlı yürüyen bu ikiliyi takip etmeye başlıyorum.

İlk turun sonlarından bir kare. Fotoğraf: Caner Odabaşoglu
İlerde yol biraz düzelince koşmaya başlayıp selam vererek yanlarından geçiyorum. Britanyalıya benziyorlar ama konuşacak kadar vaktim yok, güneşin batma saati giderek yaklaşıyor. İlerde asfalttan çıkıp dik bir inişdeki patikaya giriyorum. Burada kaygan taşlar ve çok yapışkan bir çamur var, ayakkabı altında toplanıyor ve külçe gibi ağırlaşıyor. Bilek burkmamak için bu bölümü ancak yürüyerek geçebiliyorum. Artık son 3-4km genelde düz ve iniş ağırlıklı. Ilk turun bitmesine 1km kala arkaya bakıyorum, daha önceden gördüğüm bir İspanyol 100 metre kadar arkamda. El işareti ile hızlan gel diyorum. Son bölümü biriyle birlikte koşarak pozitif enerji almayı planlıyorum. Yanıma geliyor. İngilizce bilmediği için el işareti ile bir tur mu iki tur mu koşuyorsun diyorum. 2 tur diyor. Bana soruyor. Ben de 2 diye işaret yapınca halimize gülüyoruz. Sanki 400 metrelik pistte ikinci tura başlayacağız! Bana İspanyolca anlamadığım birşey söylüyor ben de anlamış gibi kafa sallayıp gülüyorum. Beraberce turun son metrelerini koşarken elini sıkıp tebrik ediyorum. Bu birkaç dakika bana çok iyi geliyor. Bir taraftan onu tebrik ederken aslında kendimi de motive ettiğimi farkediyorum. İşin yarısını tamamladık ama esas iş şimdi başlıyor bunun farkındayım.

Güneş birkaç dakika once dağın arkasına girdi ama hava hala aydınlık. İşimi çabuk bitirip çıkarsam ilk turdaki hedefimi yakalamış olacağım. Bu anı kafamda defalarca hayal etmiştim. Beynin bırakma fikrini öne sürmesine izin bile vermemem gerektiğini biliyorum. Hemen ıslak üstümü değiştirip kuru tişört, üzerine bir uzun kollu giyip yağmurluğumu tekrar geçiriyorum. Bere ve eldivenlerimi hazırlıyorum. Bir kalın uzun kolluyu da Montefrio’ya gece tırmanışı için çantaya atıyorum. Gecenin çok soğuk geçeceğinden şüphem yok. Kafa lambamı takıyorum. Çoraplarımı değiştirip hızlıca birşeyler yiyip birazını da yolda yemek için yanıma alıp salondan çıkıyorum. Dışarda Ilgaz’ı bankta otururken görüyorum. Yarışını bitirmiş Caner’i bekliyor olmalı. Tebrik ediyorum, Caner nerde diye soruyorum, dizinde bir problem yaşadığını ama geleceğini söylüyor. Tam vedalaşıp birkaç adım atıyorum ki alkışlama sesleri duyuluyor. Kafamı çevirip baktığımda Caner’in finişe geldiğini görüyorum. Geri dönüp onla da kucaklaşıyoruz ve ikinci tur için yola koyuluyorum. İlk turu bu kadar güçlü bitirmemde en büyük pay bu ikilinin, bundan şüphem yok.

Hava bulutlu, yıldız yok, Ay da ilk evresinde olduğu için gece zifiri karanlık olacak. Son ışıklar gitmeden önce yaklaşık 10 dakikam olduğunu hesaplıyorum. Bu turda Garmin’imle koşacak olmam bana büyük motivasyon veriyor. Hemen ilk yokuşu geçiyorum, bu arada hemen arkamda benim gibi 2. tura başlayan başka bir İspanyol var. İlk kilometreleri birlikte gitmek için yanıma çağırıyorum ama birşeyler yediği için çok yavaş hareket ediyor. Bakıyorum ki pek motive değil. Daha fazla beklemeden hızlanıyorum. 6-7 dakika sonra hava tamamen kararıyor.

Fotoğraf: Caner Odabaşoglu
Kafa lambamın ışığını istediğim gibi ayarlayıp devam ediyorum. 5-10 dakika kurdelaları takip ettikten sonra kendime güvenim artıyor, bu işi yapabilirim sadece konsantrasyonumu kaybetmemem ve ne olursa olsun emin olmadan bir tarafa dönmemem lazım diye düşünüyorum. Dağın üst taraflarında hareket eden iki ışık görüyorum. Patika virajlı olduğu için mesafeyi kestirmek zor ama giderek yaklaştığımı görüyorum. Bir süre sonra arkalarındayım. Bu ilk turun sonunda yanlarından geçtiğim ama konuşamadığım ikili. Bu da ilk tur sonunda ne kadar çok oyalandığımı bana gösteriyor. Onlardan önce bitirmeme rağmen benden önce çıkıp tekrar önüme geçmişler. Bu kez onların hızına iniyorum hal hatır soruyorum. İrlandalı iki arkadaş olduklarını öğreniyorum. Birkaç dakika birlikte gidiyoruz, karanlıkta yalnız gitmektense konuşacak birilerinin olması güzel geliyor ama özellikle yokuş aşağı ve düzlüklerde çok yavaş koşuyorlar. Kafam ve gücüm yerindeyken biraz yol almak zorunda olduğuma inandığım için yalnız devam etmeye karar verip ilerde görüşmek üzere diyerek hızlanıp ayrılıyorum.

Aradan 10 dakika kadar geçiyor uzunca bir yokuşu hızlı şekilde yürüyorum, arkamdan bir ışık geldiğini farkediyorum fakat çok hızlı yaklaşıyor. Yokuşu ciddi şekilde koşuyor olmalı. Bu kadar güçlü bir koşucu olsa şu anda benden daha önde olmalıydı. Yok değilse o zaman daha yarışın bitmesine nerdeyse 74K varken kendini harap ediyor olmalı diye düşünüyorum. Kısa süre sonra beni yakalıyor. Bir de bakıyorum ki 10 dakika önce ayrıldığım İrlandalı ikiliden bir tanesi. Arkadaşının son 6-7 saatir sorun yaşadığını ve devamlı bırakmak istediğini söylüyor. Bu kadar zamandır onu motive ettim ama artık daha fazla gücüm kalmadı, ayrılmak zorunda kaldım diyor. Ne demek istediğini anlıyorum. Yanınızdaki kişiyi motive etmek ve desteklemek çok önemli ama saatler sonra bu hala bir işe yaramıyorsa, bir taraftan kendi sorunlarınızla uğraşırken buna devam etmek çok zor.

Beraber koşup koşmama hakkında birşey konuşmuyoruz. Normal tempomuzda devam ederken genel durumumuz hakkında sohbet ediyoruz. İsminin Aidan olduğunu, benim yaşlarımda ve Dublin’den geldiğini öğreniyorum. Ben yokuşları hızlı yürüdüğümü düşünürken o beni daha da hızlandıracak bir tempoyla yürüyor. Düzlerde ve yokuş aşağılarda ise yakalıyorum. Fakat benim istediğim temponun biraz üzerinde gidiyor. Yavaşlayalım demek istemiyorum. Neyseki bir süre sonra tempomuz, bu kadar saat sonra olması gerektiği gibi daha mantıklı bir hale oturuyor.

90.km’yi çok güçlü şekilde geçiyoruz. Yokuşları çok hızlı yürüme, düzleri ve inişleri koşma stratejisini mükemmel şekilde uygulayıp iyi bir ekip olma adına önemli adımlar atıyoruz. Benim şu ana kadar en uzun koşumun 57K olduğunu söyleyip onunkisini soruyorum. İrlanda’da kısa bir ultra koştuğunu, onun dışında 400 metrelik atletizm pistinde bir 24 saat yarışına katıldığını ve 11 saat boyunca 257 tur atıp 103km gittiğini bunun da en uzun koşusu olduğunu söylüyor. Pistte üst üste bu kadar tur atmanın mental olarak ne kadar zor olduğunu iyi bildiğim için beyin olarak güçlü biri olduğunu hemen anlıyorum. Bu çocukla biraz birlikte gitmekte fayda var diye düşünüyorum!

Fotoğraf: Caner Odabaşoglu
Bu arada bana yarışın daha hemen başlarında sağ bacağının arkasında daha önce hiç olmayan bir ağrı başladığını ve hala devam ettiğini söylüyor. Yokuşları çıkarken ağrımadığını ama inişlerde çok zorladığını anlatıyor. Ben de inişleri daha yavaş inmeyi ve yokuşlarda yürümeyi hızlandırmayı teklif edince memnun oluyor. Üç arkadaşının kendisini desteklemek için geldiğini ve her istasyonda kendisini karşıladıklarını anlatıyor. Öyle diyince bize ilk turda haşlanmış patates verenleri hatırlıyorum, yoksa onlar senin ekip miydi diye soruyorum. Evet diyor. Al sana bir tesadüf daha! Bir dahaki istasyonda patatesler için tekrar teşekkür edeceğimi söylüyorum.

100.Km’deki Ventorros de San Jose köyündeki konrol noktasına gelirken yaptığımız tırmanışta hava çok soğuyor, yanımdaki ikinci uzun kolluyu daha fazla beklemeden giymeye karar veriyorum. Aidan da burada ekibinden bere, eldiven ve uzun kollu takviyesi alıyor ve fazla zaman kaybetmeden devam ediyoruz. Buraya ilk turda 2:26 gibi bir zamanda geldiğimizi hatırlıyorum. Bu kez 2:49 gibi bir sürede gelmişiz. 10 saatin yorgunluğu, karanlıkta koşmanın etkisi ve birkaç yerde durup ne tarafa döneceğimizi araştırdığımızı düşününce hiç fena değil. 100-110 arası iniş ağırlıklı. Hala kendimizi iyi hissederken burada biraz yol almamızı düşünüyorum ama devamlı Aidan’ın bacağını sorarak kontrol altında tutmaya çalışıyorum.

Bu arada eğer tempoyu koruyabilirsek 24 saatin altında bitirip altın madalya alma şansımız olabileceğini söylüyorum. (24 saat altı altın, 24-28 arası gümüş, 28-32 arası bronz şeklinde madalyalar koyulmuş). Doğrusunu söylemek gerekirse o haldeyken madalya falan umrumda değil ama önümüzde bir hedef olmazsa bir noktada motivasyonumuzu kaybedeceğimizi ve muhtemelen 30-32 saat parkurda kalacağımızdan korkuyorum. Aptallık yapıp daha şimdiden zorlamaya girmemek ama motive bir şekilde devam edip son saatlerde duruma bakıp karar vermek konusunda anlaşıyoruz.

Burada birkaç yerde işaretler çok seyrek geliyor. Özellikle bir noktada oldukça uzun bir sure kurdela göremiyoruz. Bir ara oldukça endişelendikten sonra bir tane görünce gidip o kurdelayı öpmek istediğimi söylüyorum. Bundan sonra daha da dikkatlı olma konusunda birbirimizi uyarıp devam ediyoruz. Bu arada Aidan benim kafa fenerime “araba farı” ismini takıyor. Gerçekten de Ledlenser fenerimden müthiş memnunum. Pilleri idareli kullanmak için orta seviyede açmama rağmen çok uzun bir mesafeyi aydınlatıyor. Kendi feneri pek iyi olmadığı için memnuniyetini söylüyor. Bacağındaki sorunun hala onu rahatsız ettiğini hissettiğimden ona moral vermek için 103Km’yi geçtiğimizde haber veriyorum, artık resmi olarak bu da senin yaptığın en uzun koşu diyip tebrik ediyorum.

Fotoğraf: Caner Odabaşoğlu
110.km’ye yaklaşırken hala nasıl olduğuna anlam veremediğim garip birşey oluyor. Elimde eldivenler ve onların üzerinde kayışlarla bağlı el mataraları var. Bir an elime bakıyorum ve sol elimde eldiven yok! Önce inanamıyorum. Çıkması, düşmesi mümkün değil. Duruyorum, geri dönüp 50 metre kadar yolun kenarlarını araştırıyorum. Yok, resmen uçmuş buhar olmuş. Kim bilir ne zaman nerede nasıl düşürdüm. Fazla uzatmadan durumu kabullenip geri dönüyorum ve koşmaya devam ediyoruz. Aidan 128.km’deki Montefrio istasyonunda ekibinin kendisini bekleyeceğini ve onlardan yedek eldiven alabileceğimizi söylüyor. 15 saat ve 110km koştuktan sonra garip olayların yaşandığını söyleyip halime gülüyoruz. Biraz ilerde yolun kenarında bir iş makinesi var. Üzerinde büyük bir projektör koymuşlar. Işık o kadar güçlü ki ellerimizle gözümüzü kapatıp geçmek zorunda kalıyoruz. Aidan “neredeyse senin kafa feneri kadar güçlü” diyor, yine gülüyoruz. Bu haldeyken olaylara gülebilmek ve pozitif bakabilmek bu işin püf noktası.


110K’da asfalttan çıkıp Montefrio (Soğuk Dağ) tırmanışına başlıyoruz. Daha ilk metrelerde üşümem artıyor. Kaybolan eldivenimi şimdiden özlüyorum. 113.5Km’de tam anlamıyla dağ başı olan yerdeki istasyona yaklaşıyoruz. Ufak bir lamba, bir masa üzerinde su şişeleri, biraz kola ve tek başına oturan bir adam var. Çiplerimizi okutunca konuşmasından Britanyalı olduğu belli oluyor. Aidan hemşerisini görünce hemen espriyi patlatıyor “Dostum, bu işi bulmak için çok uğraştın mı?” Nerdeyse içtiğim kolayı püskürtüyorum. Adam da gülüyor, kendisinin sadece burada oturduğunu esas bizim yaptığımızın delilik olduğunu söylüyor. Bilmiyorum, kuş uçmaz kervan geçmez bir dağın başında geceyarısı koşmak mı yoksa koşanları beklemek için gönüllü olmak mı daha büyük delilik siz karar verin. Ama şunu söyleyeyim ki bu gönüllüler olmasa bu yarışlar olmaz.

Tırmanışa devam ediyoruz. Midemde garip ve hoş olmayan kıpırdanmalar hissediyorum, hava iyice soğuyor. 5-10 dakika sonra Aidan’a büyük tuvaletimi yapacağımı söylüyorum. O yavaş yavaş tırmanmaya devam ediyor. Çok rahatlıyorum demek sorun buymuş. Hemen yakalıyorum moralim yerine geliyor. Fakat aradan 10 dakika geçmeden bir kez daha ayrılmak zorunda kalıyorum. Ondan 5 dakika sonra bir kez daha. Terleyen vücut, soğuk havada yokuş çıkarken nabzın düşmesi ile soğuyan ter ve üşümüş mide üzerine içmek zorunda olduğum istasyonlarda beklerken buz gibi olmuş su...Üçüncüden sonra önce kendime sonra Aidan’a midemi üşüttüğümü ve bağırsaklarımın bozulduğunu itiraf etmek zorunda kalıyorum. Yarım saat önce bir ilaç aldım ama hiçbir etkisi yok gibi. Bunu söyler söylemez Aidan kendisinde tam bana lazım olan dil altında eriyen bir ishal ilacı olduğunu ve anında keseceğini söylüyor. Daha önce ultra bloglarında okuduğum ama hiç denemediğim birşey. Zaten o haldeyken fazla seçeneğim yok, yanımda fare zehiri var ister misin dese belki işe yarar diye deneyecek haldeyim. Acaba iki tane birden alsam mı diye sormaya hazırlanırken cebinden üç tane birden çıkarıyor ve hepsini birden iç diyor. Hiç düşünmeden yapıyorum.

İnanılmaz şekilde gerçekten de 5 dakika içinde midem toparlanıyor. 15-20 dakika sonra da hemen hemen normale dönüyorum. Hayatımı kurtardığı için kendisine teşekkür ediyorum. Gerek yok senle birlikte olmasaydım ben çoktan mahvolmuştum diyor. Çok sıvı kaybettiğimi tahmin ediyorum fakat buz gibi suyu bir anda içip tekrar sorunu alevlendirmek istemiyorum. Yudum yudum alıp ağzımda ısıtmaya çalıştıktan sonra içiyorum. Enerji seviyem ise fazla etkilenmiyor hala iyi durumdayım. Yokuşun sonlarında Aidan’ın ağrıyan bacağı iyice zorlanıyor. Arada durup biraz esneme hareketleri yapıp devam ediyor.


İsterse yavaşlayabileceğimizi ama kesinlikle durmamamız gerektiğini söylüyorum. O da benle hemfikir. İkimiz de altın kuralı iyi biliyoruz. Hangi hızda olursa olsun hareket etmeye devam etmek gerek. Yokuş bitiyor, artık Montefrio istasyonuna kadar düz yol ve iniş var. Aidan saati soruyor, geceyarısını geçmiş. Bu saatlerde arkadaşlarının Dublin publarında içmekte olduğunu söylüyor. Bazı insanların bir Cumartesi gecesini İspanya dağlarında koşarak geçirmenin zevkini bilmediklerini konuşup halimize gülüyoruz.

Birkaç kilometre sonra ilerdeki bir ağaçta fosforlu işaret görüyorum. Yolun bazı noktalarında ağaçlara bunlardan yapıştrılmış, güzel parlıyor. Ancak bu işaret gece karanlığında sağa sola yavaş yavaş sallanıyor. Bir anda ensemden aşağı bir ürperti geliyor, evet artık o meşhur halisünasyonlar başladı diye düşünüyorum ama Aidan’a birşey belli etmiyorum. Yanındaki adamın delirdiğini öğrenmesi ne onun için ne benim için hoş olmaz. İşarete yaklaştığımızda ağaca bir kurdela bağladıklarını ve fosforun da kurdelanın altında olduğunu bu yüzden rüzgarda sallandığını anlıyorum. Aidan’a bakıyorum, sen de aynı şeyi mi düşündün diyorum, “bir an delirdiğimi sandım, eğer yalnız başıma olsaydım bilmiyorum ne yapardım” diyor.  İyiki beraber gidiyoruz diyerek birbirimizi motive edip devam ediyoruz. İlerki bölümlerde bunlardan birkaç tane görüyoruz ama artık ne olduğunu anladığımız için sıkıntı yaşamıyoruz.

Aidan’la aramızda kısa zamanda sıkı bir bağ oluşuyor. Eğer birgün Türkiye’ye gelirse özel misafirim olacağını söylüyorum. “Kesinlikle aynı şeyin sözünü sana veriyorum ama başka bir şeyin sözünü de veriyorum, geldiğin zaman senle 100 mil koşmayacağım, birlikte başka şeyler yapacağız!” diyor, yine gülüyoruz.

Montefrio’daki 128K istasyonuna doğru yokuş aşağı koşarken saate bakıyorum yaklaşık 16,5 saat geçmiş. Bu kadar zaman sonra hala koşabiliyor olmak güzel birşey diyorum. Kendimizi kutlayıp motive ediyoruz. 160K koşanlar için burada makarna olacağını söylemişlerdi. Çipimi okutur okutmaz bunu soruyorum, otelin içinde diyorlar. Giriyorum önüme bir tabak makarna geliyor. Karnım aç ama hızlı yiyemiyorum, lokmalar boğazımdan çok zor geçiyor. Keşke güzel bir çorba olsa da rahat rahat içsem diye içimden geçiyor. Sonunda yemeği bitirdikten sonra tekrar altımdaki ıslak tişörtleri kuruları ile değiştirip yanıma yiyecek birşeyler almak için bu noktadaki çantamdan seçimler yapıyorum.

Bu çantayı yarış sabahı teslim ederken bir kadın gelip “sizin çanta biraz büyük gibi, bunu dropbag olarak kullanacaksınız biliyorsunuz değil mi” diye kinayeli bir soru sormuştu. Eh bavulumu İstanbul’a göndersinler diye vermedim, tabii biliyorum. Hiç istifimi bozmadan evet demiştim. Yarış kurallarında çanta boyutu diye birşey de yoktu. Hem sanki çantayı sırtında mı taşıyorsun, arabaya yükleyip götürüyorsunuz. Benimkinden en az 2 kat büyük, tenisçi çantalarına benzeyen bir çanta bile vardı, Caner de sanırım videoya aldı onu. Olay şu ki, isteyerek ve bilerek biraz fazla şey koydum. Çünkü 5-6 saat ve 50K koştuktan sonra midemin neyi isteyeceğini az çok biliyorum ama 100K, 130K ve yaklaşık 20 saat koştuktan sonra midemin neyi alıp almayacağını bilmiyorum. Bunu ancak tecrübe ederek öğrenebilirim. O yüzden meyve, sandviç, bisküvi, jel, kuru kayısı, cips ve incir gibi birçok şeyi, bir kısmını hiç kullanmayacağımı bilmeme rağmen koydum. Bunun da çok faydasını gördüm. Belki defalarca bu mesafeleri koşmuş olsam böyle çeşitliliğe gerek olmaz ne yiyebileceğimi bilirdim ama böyle bir mesafedeki ilk denememde bu riske giremezdim.

Ben son toplanmaları yaparken Aidan da kendi ekibinin yanında son hazırlıklarını yapıyor. Artık onlar benim de ekibim olmuş gibi, beni de aynı şekilde destekliyorlar. Bana yeni eldiven veriyorlar, Aidan’a da ileride benim için tekrar gerekirse diye 3 tane daha ishal tableti tutuşturuyorlar.

Tam hareket edeceğiz Aidan’ın arkadaşlarından bir tanesinin bizimle gelmeye hazırlandığını görüyorum. Aidan bana arkadaşının bir sonraki istasyona kadar bizimle koşmaya karar verdiğini, sadece yol maratonları koştuğunu ama yanımızda olmasının iyi olacağını söylüyor. İyi haber, onu da yanımıza alıp teknik patika olan kısıma doğru ilerliyoruz. Bu bölüm tahmin ettiğim gibi 18 saatlik yorgunluktan sonra dikkatli olunması gereken bir yer. Ayak burkmak için yeterli imkan var, birkaç yerde de hemen yarım metre sağ tarafta 30 metrelik uçurum var. Bu bölümde benim “araba farını” iyice açıp öne geçiyorum ve ortalığı aydınlatıyorum. Buralardan dikkatli ama fazla vakit kaybetmeden geçtikten sonra düzlüğe çıkıyoruz. Aidan arkadaşının gelmesinin iyi olduğunu yoksa yaşadıklarını kendisi anlatsa asla anlayamacağını şimdi hiç olmazsa biraz fikri olduğunu söylüyor.

İyi zaman yaptığımıza karar verip biraz yürüyerek kendimizi ödüllendirmeye karar veriyoruz. Hızlı tempoda giderken arkamızdan bir fener yaklaşıyor. Bir de bakıyorum ilk turun sonlarında geçtiğim İzlanda’lı Christine. Bizim üç kişi dikkat ederek geçtiğimiz riskli yerlerden tek başına geçip gelmiş hem de bizi yakalamış. İnanılmaz bir iş. Biraz bizimle konuşuyor ama kadınlarda ikinci durumda olduğu için pozisyonunu kaybetmek istemediğinden koşmaya devam edeceğini söyleyip vedalaşıyor. Biz de onu motive ederek gönderiyoruz. Ama onun bu cesareti ve gücü bizi de motive ediyor. Tekrar koşmaya başlıyoruz. Bu arada midem tekrar garip sinyaller vermeye başlıyor. Bu sefer hiç beklemeden Aidan’dan diğer 3 hapı da isteyip hepsini birden içiyorum. Aidan da artık bana devamlı 24 saat altında bitirip bitiremeyeceğimizi, ne kadar kaldığını, hangi tempoda gitmemiz gerektiğini soruyor. Hızlı yürüme temposunu koruduğumuz, iyi hissetiğimiz yerlerde koştuğumuz ve durmadığımız sürece sorun yok diyorum.

Birkaç kilometre sonra ilk turda ayağımı ıslattığım dereye tekrar geliyoruz. Önden Aidan’ın arkadaşı geçip yeni bir taş eklemeye çalışıyor ama çok zor bir iş ve başaramıyor. Fazla vakit kaybetmemek için hemen atlıyoruz ve bu sefer de sol ayağım tamamen suya girip ıslanıyor. Aidan’ın da aynı şekilde. Suyun buz gibi olduğunu, ayağının donduğunu hemen ısınmak için biraz koşması gerektiğini söylüyor. Ben de aynı fikirdeyim biraz koşup ısınıyoruz.

Tekrar yürüme molasına geçtiğimizde arkamızdan bir fenerin daha geldiğini görüyoruz. Gayet hızlı yaklaşıyor. Bu kadar saat sonra hala çok güçlü biri olmalı. Yaklaştığında bir de bakıyoruz ki yine Christine! Bizden ayrıldıktan bir sure sonra kaybolmuş, uğraştıktan sonra doğru yolu bulmuş. Bu kadının azminden etkilenmemek mümkün değil. Artık sizinle birlikte gitmek istiyorum kaybolmaktan sıkıldım diyor. Biz de memnun oluyoruz.

Tam bu sırada sadece 15 dakika süren ama çok şiddetli yağan bir yağmur başlıyor. Üşümemek için koşmaya devam ediyoruz. Yağmurun durmasıyla birlikte 167km’deki son istasyona da gelmeyi başarıyoruz. Montefrio’da yediğim makarnadan beri yaklaşık 3 saat geçmiş ve yarım sandviçten başka birşey yiyemedim. Midem ilaçların etkisiyle durulmuş halde ama yanlış birşey yaparak kötüye gitmesinden çekiniyorum. Özellikle içecek herşeyin buz gibi olması işi çok zorlaştırıyor. Sıcak bir çay, kahve, çorba olsa işler çok degişecek. Bu istasyonda da yavaşça bir kola içip biraz cips yiyorum ve devam ediyoruz. Artık Aidan’ın arkadaşı bizden ayrılıyor. Christine, Aidan ve ben son bölümü beraber tamamlayacağız. Bitirirsek üçümüzün de ilk 160K’sı olacak.

160K sonra...
İlk 2 kilometredeki düzlüğü geçtikten sonra 4-5K kadar sürecek tırmanışa başlıyoruz. Burada tekrar kısa ama şiddetli bir yağmur başlıyor, yokuşta yürümek zorunda olduğumuz için ısınamıyoruz. Christine çok üşüdüğünü söyleyip çantasından acil durum battaniyesini çıkarmamızı rica ediyor. Çıkartıp üstüne sarıyoruz, bu şekilde yürümeye devam ediyor. Kısa sure sonra battaniyenin işe yaradığını ve ısındığını söyleyince rahatlıyoruz. İyi ki sizle birlikteydim diyip teşekkur ediyor, bir taraftan da bana 24 saat altında bitirip bitiremeyeceğimizi soruyor. Tempoyu koruyup durmazsak sorun olmayacağını söylüyorum.

Yokuş bittikten sonra riskli olan cılk çamurlu ve kaygan taşlı bölüm başlıyor. Burayı geçersek bundan sonra düz yolda 3-4km’lik yolumuz kaldığını ve hiç acele etmeden çok yavaş gitmemiz gerektiğini hatırlatıyorum. Aynı fikirdeler. Tam bir kaplumbağa hızında çok dikkatli şekilde buradan iniyoruz. Ben benim fenerle önden gidip yolu aydınlatıyorum. İnişin bitişinde her ikisini bekleyip tebrik ediyorum. Artık tek yapmamız gereken düz yolda 3.5 kilometre kadar gitmeyi becerebilmek!

24 saatin altında bitireceğimiz de kesin olduğu için zorlamadan yürüyoruz. Bir ara arkama dönüp uzaklardan birinin geldiğini görüyorum. Hava aydınlandığı için kadın olduğu belli oluyor. Christine’e haber veriyorum çünkü kadınlarda ikinci sırada. Sıralama ile artık ilgilenmiyorum sizle beraber bu kadar geldim artık beraber bitirmek istiyorum diyor. İşte ultra böyle birşey! Son kilometreler çok eğlenceli geçiyor. Yalnız olsam çok duygulanabilirim ama üçümüz için de bu mesafe ilk olduğu için çok değerli. Bu aralarda bizi 3 kişi geçiyor ama hiç ilgilenmiyoruz, her geçeni yaklaşırken alkışlayıp tebrik edip uğurluyoruz.

Caner (mavi mont) beni, Aidan ve Christine'i son kilometrede karşılarken. Fotoğraf:  Ilgaz Kuruyazici
Son kilometreye gelirken 100 metre ileride patikanın ortasında birini görüyorum. Tanıdık birisine benziyor ama bu saatte burada ne işi olabilir ki? Evet evet bu Caner! O kadar koştuktan sonra Ilgaz’la beraber sabahın köründe kalkıp finiş noktasına gelip benim durumuma bakmışlar ve son kontrol noktasından da geçtiğimi öğrenince beklemeye başlamışlar. Buna diyecek bir söz bulamıyorum. Siz bir turla erken bıraktınız diyorum. Gerçekten de öyle. Enerjilerini atamamışlar hala sabahın köründe parkurda dolanıyorlar.

Kutlamalar devam ediyor. Son 300 metre kala finiş noktası görüldüğü anda Aidan ve Christine’i tebrik ediyorum. Üçümüz için de son derece özel ve uzun yıllar hatırlayacağımız bir an. Özellikle son 12-13 saat boyunca harika bir ikili olduğumuz Aidan ile birbirimize sarılıyoruz. Aidan’ın ekibi de bizi de karşılıyor, onlara da sarılıp teşekkür ediyorum.

23 saat ve 28 dakika sonra son 100 metre! Christine, Aidan ve ben. Fotoğraf: Ilgaz Kuruyazıcı

Christine, Aidan ve ben. Bitirdikten hemen sonra.
ULTIMA FRONTERA 160 SONRASI DÜŞÜNCELER

Yarış sonrası ilk birkaç saat iyi değildim. Yarışın yorgunluğu dışında bunda en büyük sebeplerden biri midemi üşüttüğüm için son 5-6 saatte biraz sandviç ve biraz cips dışında doğru düzgün birşey yiyememem ve çok az sıvı alabilmemdi. Yarıştan sonra duş alıp sıcak bir kahve içtim üstüne tavuk ve patates yedim. Sonraki 3-4 saatte de belki 5-6 litre su içtim ve birşeyler yemeye devam ettim. Akşam 6 gibi kendimi gayet iyi hissediyordum. Ertesi sabah kas ağrısı dışında bir problemim olmadı, şu anda garip şekilde son derece iyiyim ve hiçbir sorun gözükmüyor, tabii kesin emin olmak için en az 1 hafta geçmesi gerek.

Daha önce bir 100 mil (160K) koşusunda yarışın efor anlamında yarısının 50 mil değil 70 mil (110K) olduğu konusunda bazı şeyler okumuştum. Mantıklı gelmişti. Olayı yaşayınca hak veriyorum. Nasıl maraton 30K’dan sonra başlıyorsa burda da son 50-60K mental ve fiziksel limitleri sonuna kadar zorluyor.

Bence 80K gibi bir mesafe baştan sona birisiyle birlikte koşulabilir. Caner ve Ilgaz bunu neredeyse yaptılar. Ben de Aidan ile ikinci turun neredeyse tamamını birlikte koştum. Ama 160K’yı baştan sona birlikte koşmak bence çok istisnai durumlar dışında mümkün değil. Ters gidebilecek çok şey var. Buna önceden hazırlıklı olmak gerek.


Bu artık belki bir klişe ama ultrada mental hazırlık fiziksel hazırlığın çok önünde. Önceleri 50-50 şeklinde düşünüyordum ama bu oran beyin lehine her gün daha fazla artıyor. Beyin hazırsa fiziksel olarak tam hazır olmasanız da vücut olabildiğince onu takip edebiliyor. Tersi pek mümkün değil. Fiziksel hazırlık daha çok çekilen zorluğun derecesini belirliyor.

160K’yı bitirmek, 2 yıldan biraz fazla bir zaman önce durmadan 1km bile koşması mümkün olmayan benim için önemli ama her sene onbinlerce insanın bu tür şeyleri yaptığı ultramaraton dünyasında okyanustaki bir su damlasından farksız. Bu koşuyu bitirmem bitirmeyenlerden daha iyi veya güçlü olmam anlamına gelmiyor. Böyle bir koşuyu  tamamlamak için her anlamda iyi bir hazırlık gerektiği kesin ama aynı zamanda sizin dışınızda gelişen bazı şeylerin de doğru gitmesi gerek. Benim için birçok şey doğru gitti ve şansım vardı. Kötü giden şeylere ise bu kez karşı koyabildim. Bir dahaki sefere ne olacağını kimse bilemez. Zaten hep dediğim gibi bu işi cazip yapan şeylerden biri de belirsizlik olması. Herşeye karşı mükemmel hazırlandığınızı düşünebilirsiniz ama o kadar çok değişken var ki her kombinasyona önlem almak çok zor.

73 yaşındaki Francisco Contreras Padilla günlük kıyafetleri ve baston niyetine kullandığı sopasıyla koşarken. Fotoğraf: Jorge Moreno
Bana imkansız gelen şeyler başka. Mesela Francisco Contreras Padilla isimli bir adam bana imkansız geliyor, hem de koşu işine başladığımdan beri çok imkansız hikayeler okuyup öğrenmeme, kimisine canlı şahit olmama rağmen. Şöyle bir sahneyi gözünüzde canlandırın: 7 yaşlarında bir çocuk bir sabah Loja kasabasında koşturarak dedesinin yanına geliyor ve “Dede, dede, burada 160K koşusu varmış yarım saat sonra başlıyormuş” diyor. 1938 doğumlu 73 yaşındaki bu dede de baston niyetine kullandığı sopasını, iptidai sırt çantasını ve plastik şu şisesini kapıp kumaş pantalonu ve gömleği ile bu yarışa katılıp 28 saat 48 dakika 19 saniye sonra yarışı bitiriyor. Hayal ettiğiniz bu sahnenin gerçekten fazla uzak bir yanı yok. Sadece bu insanla aynı parkurda koşmuş olmak için buraya gitmeye değmez mi? Arayan ve gören için bu tür hikayeler Türkiye’de de var, dünyanın her yerinde de.

Sonuçlar icin tiklayin


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme