11 Ağustos 2012 Cumartesi

DASK ADAM 2012 Yarış Raporu


Daha çok DASK olarak bilinse de ADAM (Anadolu Dağ Aşma Maratonu)  2000 yılından beri düzenlenen ve ülkemizdeki kendi alanındaki tek etkinlik. Bu sene 13.sü yapılan organizasyona Caner Odabaşoğlu ile birlikte katıldık ve Ultra kategorisindeki parkuru birinci bitirmeyi başardık. Caner'in güzel fotoğraflarla bezenmiş detaylı yarış raporunu da okumanızı tavsiye ederim.


Doğa Araştırmaları Sporları Ve Kurtarma Derneği (DASK) çatışı altında düzenlenen ADAM, her sene görevli ve gönüllerinin büyük özverisi ile dayanıklılık sporlarına gönül vermiş insanları bir araya topluyor. Organizasyonun temelini OMM kısaltmasıyla bilinen ve Büyük Britanya’da organize edilen Original Mountain Marathon oluşturuyor.


İlk olarak usta bir dağcı ve oryantiringci olan Gerry Charnley tarafından tasarlanan ve 1968’den bu yana düzenlenen bu organizasyonda, yarışmacılar iki gün boyunca her türlü yiyecek, giyecek, ilk yardım malzemesi ile birlikte çadır, mat, uyku tulumu gibi malzemelerini yanlarında taşıyarak her sene farklı bölgelerdeki dağlık alanlarda uzun mesafeleri kat etmeye çalışıyorlar. 

İşaretletmenin bulunmadığı parkurlarda, iki kişiden oluşan takımlar rotayı ancak yarış sabahı aldıkları harita ve koordinatlar ile öğreniyorlar. Daha sonra bu haritada geçmeleri gereken kontrol noktalarını işaretleyip kendileri için en uygun ve hızlı rotayı seçerek ana kamptan ayrılıyor ve yarışa başlıyorlar. Kontrol noktalarından geçip ilk gün sonunda ara kampa ulaşmayı başardıktan sonra kendi malzemeleri ile kamp kuruyor, ertesi sabah yine organizasyonun belirlediği bir saatte yeni rotalarını alarak ilk başladıkları yer olan ana kampa en hızlı şekilde dönmeye çalışıyorlar. 

ADAM organizasyonunda bu yıla kadar isimlerinden de anlaşılabileceği gibi mesafe ve zorluk derecelerine göre belirlenen KISA, ORTA ve UZUN olmak üzere üç değişik mesafedeki parkurlar bulunmakta idi. Bu yıl bunlara ek olarak ULTRA adı altında yeni bir parkur eklendi. 

Aşağıda organizasyon tarafından bildirilen yarışmacı duyurusundaki "kuş uçuşu" mesafeleri görebilirsiniz. Tabii ki gerçekte bu mesafelerle yarışı bitirmek olası değil. Arazi ve dağ şartlarında bu mesafeler, rota seçiminize ve hatalarınıza bağlı olarak 30% - 60% arasında artabiliyor. Örneğin bizim iki günlük toplamımız 88Km olarak gerçekleşti.


parkurlar 
uzunluk km
(+) rakım (metre)
kısa 1. gün
14
1050
kısa 2. gün
10
500
kısa toplam
24
1550
orta 1. gün
24
1800
orta 2. gün
14
1000
orta toplam
38
2800
uzun 1. gün
29
2400
uzun 2. gün
19
1400
uzun toplam
48
3800
ultra 1. gün
39
3100
ultra 2. gün
23
1600
ultra toplam
62
4700

YARIŞ ÖNCESİ ve HAZIRLIK

21-22 Temmuz 2012 tarihlerinde düzenlenen bu yılki yarışmanın ana kamp alanı olarak Bolu’nun Kıbrısçık ilçesine bağlı bir bölge seçilmişti. Son kayıt tarihi ise 16 Temmuz Pazartesi günü olarak açıklanmıştı. Caner ile birlikte 9-15 Temmuz tarihleri arasında Run Fire Cappadocia (RFC) ultra maratonunda koştuğumuz için, kayıt yaptırmak için son günü beklemekten başka çaremiz yoktu. Ne de olsa RFC sonrasında ne durumda olacağımızı, herhangi bir sakatlığımızın olup olmayacağını önceden kestirmemiz imkansızdı. 16 Temmuz Pazartesi günü geldiğinde kendimizi iyi hissediyorduk ve sıra Uzun veya Ultra parkur arasında seçim yapmaya gelmişti. 

Yarış öncesinde ve esnasında bu seçimin kafamızı devamlı meşgul etmesini ve “neden bunu seçtik” gibi bir düşünce oluşturmasını istemiyordum. Caner de benzer düşünüyordu ki bunu çok fazla irdelemenin negatif etki yaratacağına karar verip Ultra Parkura yazılmak konusunda anlaştık ve bu konuyu bir daha açılmamak üzere kapatarak kaydımızı yaptırdık. 

RFC’den döndükten sadece 5 gün sonra başlayacak böyle ciddi bir maceraya özellikle zihinsel olarak odaklanmak çok kolay değildi.Yanıma alacağım malzeme ve yiyecek konusunda plan yapmak konusunda çok isteksizdim ve uzun süre bunu erteledim. Ultralar öncesinde bu tip şeyleri son ana bırakmak aslında tehlikelidir ama sanırım bu kez yapılması gereken bir  şeydi çünkü birkaç gün de olsa kafamızın boşalmasına ihtiyacımız vardı. RFC’de fiziksel yorgunlukla birlikte her gün kalori ve gram hesapları yapmaktan, devamlı bir sonraki günün hazırlığını planlamaktan biraz sıkılmıştım. Ayrıca Kapadokya’da geçen sürede koşu dışındaki hayatın getirdiği iş ve sorumluluklar birikmişti ve bunlara odaklanmak gerekiyordu.

Sonuçta Çarşamba gecesi yatmadan önce  son bir gayretle basitçe bir malzeme ve yiyecek planlaması yaptım.  Perşembe günü de bunları olabildiğince tamamlamaya çalıştım. Yola çıktığımız Cuma günü kritik noktalardaki eksikleri tamamladığımı umuyordum ve geri kalan ayrıntılara da start öncesne kadar karar vermeyi planlamıştım. 

Rahat ve keyifli bir yolculuktan sonra kamp alanına ulaştık. Caner’in eşi Hande ve oğlu Can Berk, biz iki gün boyunca koşarken kampta kalacakları için Caner ana kamp için devasa bir çadır getirmişti. Kamp boyunca her gören tarafından “3 oda bir salon” ve  “apart pansiyon” şeklinde esprilere konu olan 13kg’lık çadırı kurduktan sonra, bir taraftan kamptakilerle sohbet edip bir yandan da ertesi günün planlamasını yapmaya çalıştık. Yarışta yanımıza çok daha küçük olan 1.5kg civarında bir çadır alacaktık ama eğer 13kg’lık bu çadır ile yarışa girip ilk gün sonunda ara kampta kursak nesilden nesile anlatılan bir hikaye olurdu şeklinde espriler de yapmadık değil. 

Pansiyonun verandasında otururken... Fotoğraf Ulaş Önol
Gece havanın oldukça soğuması yanıma alacağım giysiler konusunda bir uyarı işareti oldu. Akşam 21:30’daki brifingte son bilgileri aldık. Her ekip değişik saatlerde çıkış yaptığı için saat bilgisi de herkese o anda verildi. Sabah 5:10’da başlayacağımızı öğrendikten sonra dinlenmek için pansiyona çekildik. 

GÜN 1
Ultra Parkurda ilk gün ara kampa kadar 9 kontrol noktası vardı ve mesafe kuş uçuşu olarak 39km ve +2300m olarak açıklanmıştı. Bunun bizim için gerçek anlamının 50-55km ve 2500-3000m civarı tırmanış olmasını bekliyorduk. Sonuç 60km ve +3100m tırmanış olarak gerçekleşti. 

1. Gün Eğim Grafiği
Gün bizim için rahat ve yavaş başladı. 5:15’e doğru başlangıç noktasına gidip haritamızı aldık ve 15-20 dakika içinde harita üzerinde kontrol noktalarını işaretledikten sonra dik bir tırmanış ile etaba başladık. RFC’den sonra ilk kez koşu kıyafetlerimi giymiştim ve ilk kilometrelerde koşmaya pek hevesli değildim. Bunu 10 saat civarında sürecek ve çok da strese girmememiz gereken bir doğa gezisi gibi düşünmeyi planlamıştım. Bu organizasyonda takımlar birbirinden farklı zamanlarda çıkış yaptıkları ve çoğu zaman dağda karşılaşmadıkları için bu düşünce yapısını korumak özellikle ilk gün için pek zor olmadı. 

Haritayı alır almaz koordinat işaretleme faslı. Fotoğraf Faika Berat Taşkıran
Yarışta rota seçimi en önemli noktalardan biri. Bence bu tip bir yarışmada eğer ekibin iki üyesi de yön bulma konusunda birbirine yakın oranda tecrübeliyse birlikte çalışmak mantıklı. Ama bizim örneğimizdeki gibi bir kişi diğerinden çok daha tecrübeliyse, bence tecrübesiz olanın kafa karıştırıp huzursuzluk yaratmamak ve diğerinin rahat çalışmasını engellememek adına arka planda kalmasının daha doğru olduğunu düşünüyorum. 

Ancak tabii ki işe karışmayan kişinin, yarış sırasında her türlü problemin yaşanabileceğini önceden kabul ederek bu işe girmesi ve sorumluluğu diğerinin üstüne atmaması gerekli. Her ne kadar Caner bu alanda tecrübeli olsa ve 2 gün boyunca navigasyonu son derece iyi şekilde gerçekleştirse de hataların olmasının kaçınılmaz olduğunu biliyordum ve kendimi en olumsuz durumlara karşı hazırlamıştım. Sonuçta ya kendiniz bu işi çok iyi öğrenecek ve sorumluluğu üzerinize alacaksınız ya da benim gibi bu konuda tecrübesizseniz ne tür bir problem yaşanırsa yaşansın bunu normal karşılayacaksınız. 

Etabın başındaki ilk 3 kontrol noktası dik eğimlerde devamlı tırmanış içeren bölümlerdi. 1350m’de bulunan ana kamptan çıktıktan sonra ilk nokta 1520, sonraki 1700m, üçüncüsü ise 1990m’de olacaktı.  Noktalar arasındaki inişler de işin içine girince bunlar ciddi tırmanışlar demekti. Özellikle 3. noktaya çıkan dik kayalık bölümde dört ayak üzerindeki tırmanış yorucu oldu. 3. ve 4. noktalar arasında ise Köroğlu dağlarında 2200m yüksekliğe tırmandık. Bu bölümde olağanüstü manzaralar vardı, birkaç defa arkama dönüp bulunduğumuz bölgenin güzelliğine baktım ve tüm yorgunluğu unuttum. Ancak burada aynı zamanda bence iki gün içinde karşılaştığımız en kötü zeminle de karşılaştık. Yerdeki öbek öbek otlar ve kökler yüzünden zemin gözükmüyordu ve her adımdaki çukurlu arazi ayak bileklerimi büyük bir teste tabii tuttu.  Bu bölümde Caner’in haritayı incelemek için biraz mola vermesiyle bilekler kendine geldi ve dördüncü noktaya ulaştık.


 
İlk kontrol noktasından sonra tırmanışa başlarken. Fotoğraf: Funda Külahçı Gönendik
2200m'ye çıkarken bilekleri test eden zemin. Fotoğraf Caner
İlk günde her hedefe yaklaşık 1 saat içinde ulaşıyorduk. 3. Hedefe başlangıçtan 3 saat sonra, 6. Hedefe yaklaşık 6 saatte geldik. Ara Kamp 10. Nokta olduğu için herşey yolunda giderse 10 saat civarında ilk günü bitirebileceğimizi düşünüyordum. 6. nokta ile 7. nokta arasında çok uzun bir tırmanış vardı ve 6 saatin yorgunluğunun öğle sıcağı ile birleşmesi ile bu bölüm hem fiziksel hem zihinsel anlamda yorucu oldu. 

Böyle durumlarda ağırlık fiziksel performanstan çıkıp zihinsel performansa geçiyor. Ben buna “düşünmemeyi düşünmek” diyorum. Eğer önünüzde daha bir bu kadar yol olduğunu, yokuşların çok uzun ve dik olduğunu, yorulduğunuzu, sıkıldığınızı “düşünürseniz” işler katlanarak zorlaşıyor. Ama beyninizi bu düşüncelerden bir şekilde arındırmayı başarır ve başka şeylere konsantre olmayı başarabilirseniz işin zorluğu azalıyor. Yanınızda pozitif düşünen biriyle gidiyorsanız bunu gerçekleştirmek daha kolay. Biz de bu bölümde bunları yaparak işin zorluğunu beynimize unutturmaya çalıştık ve sanırım başarılı olduk.

7. noktaya hızlı gelmiş olacağız ki buradaki görevli önce oldukça şaşırdı ve nokta atlayıp atlamadığımızı birkaç defa kontrol etti. 8 saat 15 dakika civarında da 8. noktaya gelmiştik ve saatte bir nokta ortalaması hala devam ediyordu. Buradan geçtiğimize dair mührü bastırırken yanımızda yanan ateş harika gözüktü. Hava soğuk olmamasına rağmen bu kadar saat hareket ettikten sonra vücut kendini ısıtmakta zorlanmaya başlıyor.

1910m'deki 9. Noktaya ulaşmak için iki seçenek vardı. Ya stabilize yoldan gidecek ama yolu oldukça uzatacaktık ya da teoride daha kısa gözüken çok dik bir tırmanış ile kendimizi dağa vuracaktık. Kırk satır mı kırk katır mı şeklindeki bu soruyu biraz düşünüp dağa vurmaya karar verdik. Sonuçta her gün dağa tırmanmıyoruz, fırsatını bulunca kullanmak gerek! Kurumuş dere yatağı üzerindeki kayalık bölgede kaplumbağa hızıyla ve zaman zaman dört ayak üzerinde bu tırmanışı yaparken, bunun son büyük tırmanış olduğunu söyleyerek birbirimizi motive ettik. 1910m’de bulunan 9. Noktadan, 1510m’de bulunan ara kampa kadar 5-6km’lik bir iniş vardı. 

9. nokta zor geldi ama bir şekilde geldi. Buraya ilk gelen ekip olduğumuzu öğrendikten sonra uzun sürecek iniş başlamıştı ve bu kez teste tabii tutulma sırası quad kaslarına gelmişti. Sürdürülebilecek bir tempo tutturup devam ettik. Bir süre sonra Caner “acaba 10 saatte bitirebilir miyiz?” diye sorunca saate baktım ve koşu süresi olarak 9 saat 35 dakika (harita işaretleme bölümü hariç) geçtiğini gördüm. Haritaya göre 5-6km’lik yol vardı ve büyük bölümü yokuş aşağı idi. O yorgunluk halinde ve arazi şartlarında pek mümkün gözükmedi ama bu kadar zaman sonra insan kendini motive edecek bir şeyler arıyor ve açıkçası bu da tam benim aradığım şeydi. Denemekten bir şey çıkmaz diye düşündüm. Hiç olmazsa ara kampa daha hızlı ulaşıp dinlenmeye daha çabuk geçebilirdik. Ne var ki biraz sonra başımıza geleceklerden habersizdik.

Bu bölümlerde 4:30  temposunda koşarken haritaya göre bir çataldan sağ tarafa dönüş bekliyorduk. Hızlı koşmamıza rağmen konsantrasyonumu kaybetmemiştim çünkü ultralarda yanlış yolda gitmekten en çok korktuğum yerler yokuş aşağı koştuğum bölümlerdir. Yokuş aşağı bölümde yanlış giderseniz geri dönüp yokuş yukarı çıkmak fiziksel yönden yorucu olduğu kadar psikolojik açıdan da büyük yıkım yaratır. Fakat burada dikkatimizi dağıtan birkaç olay oldu. Önce önümüzde kısa parkurda yarıştıklarını öğrendiğimiz iki kişiyi gördük ve yanlarından geçtik. Hemen sonra yanımızdan bir organizasyon arabası geçerek koştuğunuz yönde devam etti. (Yapması gerektiği gibi olumlu veya olumsuz hiçbir şey söylemedi ama büyük ihtimalle içinden halimize kıs kıs gülüyordu!).  Dolayısı ile tüm işaretler doğru yolda olduğumuzu gösteriyordu. Zaten beklediğimizden biraz daha geç olsa da sağ tarafa ayrılan yolu da hemen gördük ve dönerek devam ettik. 

Ancak 2km daha gittikten sonra kamp hala gözükmeyince endişeler artmaya başladı. Ultralarda kaybolma ve yanlış yolda gitme duygusu çok ilginç bir fenomen. Yarışlarda yeterince kaybolmuş biri olarak bu duyguya alışığım ve kaybolan kişinin geçirdiği evreleri psikolojideki ünlü Kübler Ross Modeli'ndeki 5 evreye  benzetiyorum.
  • Önceleri içinizi hafif bir huzursuzluk ile kaplamaya başlayan yanlış yolda gitme hissi giderek artıyor. Bunu kabul etmek istemiyor, işaretleri takip ettiğinizden emin olduğunuzu düşünüyorsunuz. Biraz daha gidersem işaretler çıkacak diye düşünüp farkında olmadan dipsiz kuyunun derinliklerine iniyorsunuz. (İnkar)
  • Organizasyonun işaretlemeyi iyi yapmadığını düşünüp sinirleniyor ve soğukkanlılığınızı kaybediyorsunuz.  (Öfke)
  • Yolu büyük bir dikkatle inceleyerek ilerde bir işaret görmeye çalışıyor ve eğer bu durumu atlatırsanız bundan sonra çok daha fazla dikkat edeceğiniz konusunda kendinize söz veriyorsunuz. (Pazarlık)
  • Hata yaptığınız ve yanlış yolda olduğunuz gerçeği ile yüzleşiyor ve kendinizi midenize okkalı bir yumruk yemiş gibi hissetmeye başlıyorsunuz (Depresyon). 
  • Durumu kabul ederek geri dönüp doğru yolu aramaya başlıyorsunuz. (Kabullenme)  
Kübler Ross Modeli
Yaşadığım tecrübeler "kabullenme" evresine ne kadar çabuk geçerseniz o kadar iyi olacağı yönünde. Diğer evreler size hem zaman kaybettiriyor hem de ultralarda çok önemli olan mental gücünüzü hızla tüketiyor. Bu yarışta haliyle işaret yoktu, biz de hırsımızı haritaya yönlendirmeye çalıştık ama sonuç değişmeyecekti. Korktuğum şey başımıza gelmişti. Yokuş aşağı giderken yolu kaçırmıştık ve 3-3.5km boyunca sürecek yokuşu gerisin geri çıkmak zorundaydık. 55km ve 10 saat sonra bunu kabullenmek ve finişe geldiğini düşünen beyni tekrar motive edip odaklamak kolay değil ama bu deneyimler de işin parçası. 

Daha önceki ultralarda dalgınlıktan, dikkatsizlikten, yorgunluktan ve konsantrasyon bozuklukluğundan dolayı yanlış gittiğim zamanlar oldu. Ama doğrusunu söylemek gerekirse bu örnekte büyük bir hata veya dikkatsizlik yaptığımızı pek düşünmüyorum. Evet hızlı gidiyorduk ama bence kesinlikle dalıp gitmemiştik. Birçok yan faktör de doğru gittiğimizi işaret ediyordu. Kaçırdığımız yolu görünce çok şaşırmadım çünkü yukardan  inerken görmenin çok zor olduğu bir yoldu. Bir kez daha insem yine kaçırabilirdim. Zaten birçok takımın burada hata yaptığını da sonradan öğrendik.

Sonuçta 10 saat hedeflerken, son bölümde 6.1km fazlalığa malolan hatayla birlikte 11 saat 10 dakika civarı koşma süresi ile kampa geldik. Evdeki hesap çoğu zaman olduğu gibi araziye yine uymamıştı. Son bölüm hariç ortanın üstü bir tempoyla gittiğimizi söyleyebilirim. Yarış temposunda kesinlikle değildik ama büyük hata yaptığımızı anladığımız 55.km’ye kadar koşulabilecek yerleri de büyük ölçüde koştuğumuzu düşünüyorum.  Bu aslında çok bilinçli yaptığımız bir şey değildi.  Bence RFC’de bir hafta boyunca Caner'le birlikte bu şekilde koşmanız bunu motor hareket haline getirmiş ve  kas hafızasında yer etmiş.  Bitirdiğimizde, eğer bu şekilde yapmasaydık parkuru 15-16 saatten önce bitirmenin mümkün olmayacağını konuştuk. Bu da ertesi gün için neredeyse hiç dinlenme süresi kalmaması anlamına gelirdi.

Finişte ultra kategorisindeki ikinci takım olduğumuzu öğrendim ama kaç dakika fark olduğunu araştırmadım. Kampa gelir gelmez bir şeyler yedik,  çadırı kurduk ve ertesi gün için hazırlanmaya başladık. Akşam yemeğinde birçok kişi yanan ateşte yannda taşıdığı sucuk ve etleri pişirirken, biz aynı ateşte çorap sote yaparak kurutma çalışmaları yapıyor ve  RFC ‘den arta kalan son dehidre yemeklerimizi yiyorduk. 

Ara Kamp. Bir yanda sucuk diğer yanda çorap sote. Fotoğraf Caner
Gece yapılan brifingte ertesi gün 6:05’te çıkış yapacağımızı öğrendikten sonra minimal çadırımıza çekildik. Caner’in ana kamptaki devasa çaıdırından sonra bu çadıra girmek attan inip keçiye binmeye çalışmak gibiydi. Caner’in iki kişilik olduğunu iddia ettiği çadırın bence çocuk çadırı olduğu konusunda espriler yaptıysam da sonuçta bu işte hafiflik önemli ve yine olsa yine o çadırla giderim. İnsan bir gece her yerde yatabilir, özellikle de bu kadar yorgunken. Biz de kütük gibi yattık ve sabah 5’te kalktığımızda kendimi beklenmedik şekilde iyi hissediyordum. Dışarı çıkıp havanın soğukluğunu görünce çadırın bizi soğuktan çok iyi koruduğunu farkettim. 

GÜN 2
Bugün kuş uçuşu olarak 23K olarak açıklanmıştı. Sonuçta bizim için 28K ve +1100m tırmanış olarak gerçekleşti. 

2. Gün Eğim Grafiği
Gün yine ilk gün gibi başladı. Haritada koordinat işaretledikten sonra yola koyulduk. Sabah kendimizi iyi hissediyorduk ve amaç büyük bir navigasyon hatası yapmadan iyi bir tempoyla gitmekti. Ultra parkurdaki dört takımdan Fırat-Derya ikilisi ilk gün sonunda yarışı bırakmak zorunda kalmışlardı. Aykun-Orhan ikilisi 17 saatte gelmişlerdi. Alişan-Emre ikilisi ise bizden 15-20 dakika kadar önce bitirmişlerdi. 

İlk nokta tahmin ettiğimizden biraz içerde olunca 6-7 dakika aradıktan sonra bulduk. Bundan sonra iyi bir tempo tutturduk ki, 3. noktayı başlangıçtan sadece 1 saat sonra geçmiştik (harita işaretleme zamanı hariç). Bunda tabii hız ve navigasyon kadar dik eğimlerin olmamasının da etkisi vardı. 

Etabın bundan sonrasında büyük tırmanışlar ve bozuk zeminler vardı ama başlangıçtaki momentumun ve motivasyonunun da etkisiyle tempoyu devam ettirmeyi başardık. Birkaç yerde kırılmış ağaç dalları ile dolu sık ağaçlı ormanlık bölgede dik yamaçlardan büyük hızla koşarak indik. Uzun yıllardır hiçbir insanın geçmediğini düşündüğüm böyle yerlerde hızla koşarken asfaltta veya insan eliyle yapılmış patikalarda koşarken hissedemediğiniz çok farklı duyguları tadıyor ve kendinizi tamamen özgür hissediyorsunuz. Sadece buralarda koşmak bile tüm yorgunluğa değerdi.

Açıkçası ilk gün içindeki belirli anlarda, kısa da olsa kendimi çok iyi hissetmediğim yerler vardı ve son bölüme kadar süreyi  düşünmediğimiz için tempoyu zorlamamıştık. 2. günün bütününde ise kendimi çok iyi ve güçlü hissedince navigasyonun doğru olduğundan emin olduğumuz yerlerde tempoyu forse ettim. Bu bölümlerde Caner'in yaptığı iş gerçekten çok zordu. Yorgunluk çöktüğü zaman bazen kafanızdan en kolay matematik hesaplamaları bile yapamıyorsunuz. Bu halde haritayı doğru şekilde okumak büyük beceri istiyor. Ben de ihtiyacı olduğu zamanlarda ona yeterli zamanı tanımaya çalışıp, kullanmadığı zaman batonlarını taşımak, haritaya göre x metre sonra görmeyi beklediğimiz arazi şekillerine dikkat etmek ve takımın moral motivasyonunu yüksek tutmaya çalışmak gibi şeylere odaklandım. Herşey yolunda gitti ve  navigasyon da kusursuz olunca 5 saatlik koşu süresi ile finiş noktasına geldik. 

Bitirdiğimizde elimizden gelenin en iyisini yaptığımızdan en ufak kuşkum yoktu. Yine de orta parkurdaki tek bir ekip hariç tüm uzun ve orta parkur takımlarından önce bitirdiğimizi öğrenmemiz şaşırtıcı oldu. Aslında hızlı gittiğimizin bir başka göstergesi de hemen her tempoda ve şartta fotoğraf çekebilme özelliğine sahip olan Caner’in 2. gün pek fotoğraf çekememesiydi. Yarım saatlik beklemeden sonra ikinci takım henüz gelmeyince birinci bitirdiğimizi anladık. 

Son 20  metre. Caner'in yükü biraz ağırlaştı ama durumdan çok memnun. Fotoğraf Faika Berat Taşkıran
Geri dönüp bakınca güzel deneyimlerle dolu bir organizasyon daha geride kalmış oldu. Türkiye şartlarında ADAM gibi bir organizasyonu 13 yıldır başarıyla devam ettirmek hiç kolay değil. Bu ancak birçok kişinin büyük özverisi ile mümkün oluyor. Herkesin imkanı ölçüsünde ve elinden geldiğince desteklemesi gereken çok önemli bir etkinlik olduğunu düşünüyorum.   

Bu deneyimden aklımda kalan birkaç noktayı da ekleyerek yazıyı sonlandırırsam...

-İşin içinde takım olması üstünüze farklı bir sorumluluk yüklüyor. Örneğin bir arazi koşusunda veya ultra maratonda dikkatsizlik veya şanssızlık sonucu bileğinizi burkar veya bir sakatlık yaşarsanız bundan sadece kendiniz etkilenirsiniz. Ama burada durum farklı, sizin yaşayacağınız sorun partnerinizin bütün emeğini de bir çırpıda  götürebilir.  Özellikle 2. gün’deki teknik inişleri hızlı tempoda inerken birkaç defa aklıma bu geldi ve kendimi daha dikkatli olmak konusunda uyardım. Benzer bir durum kontrol noktalarında görevlilerin mühürlediği kağıtlar için de geçerli. Bu kağıdı taşımaktan ben sorumluydum ve düşürüp kaybedersem herşeyin boşa gideceği düşüncesi ara ara kafamı meşgul etti. 

Birincilik heykeli
-Baton kullanmak veya kullanmamak... evet, bütün mesele bu. Baton kullanma alışkanlığı ve pratiği olmayan biri olarak özellikle ilk gün birkaç tırmanıştaki kısa bölümlerde Caner’in batonlarından birini alarak tırmanmayı denedim. Pek rahat edemedim ve daha fazla yorulduğumu hissettim. Bunda alışık olmamamın ve doğru kulanmamamın da etkisi muhakkak var. Fakat özellikle 2. gün en dik yerler dahil tüm tırmanışları batonsuz çıktım ve kendimi çok daha rahat ve güçlü hissettim. Batonun yükü bacaklardan alıp kollara dağıtması başta olmak üzere faydalarının farkındayım ama alışık değilseniz ve batonla antrenman yapmamışsanız bence sizi hızlandırmak bir yana yavaşlatabilir ve yorabilir bile. Ben kendimde bunu gördüm. Batonun benim için en büyük faydası dere geçişlerinde kaygan taşların üzerinde kayıp düşme riskini azaltmasıydı. Sonuçta yarın bir defa daha katılsam yine batonsuz katılırım. Ama uzun mesafe koşmak bana “asla asla dememeyi” öğretti ve ilerde ne olacağını bilemem. Sanırım kullanmam için batonla antrenman yapıp alışmam ve faydalarını önce kendi gözümle görüp hissetmem gerek. 


Caner - Ben - Hakan Gönendik  - Alişan - Emre
-ADAM için bir zorunlu malzeme listesi var. Birçok yarışın aksine bu zorunlu malzemeler organizasyon tarafından yarış başında kontrol edilmiyor. Sanırım böyle bir organizasyona katılanların bu işin ciddiyetini kavramış, dağların ve zorlu arazilerin her türlü problemi yanında getirebileceğini anlamış insanlar olduğuna inanılıyor. Zaten genel yarışmacı profili de böyle. Şunu söylemeliyim ki, benim katıldığım tüm ultra maratonlar ve arazi koşuları içinde zorunlu malzemenin en gerekli olduğu organizasyon bu. Herkes farklı rotalardan gittiği için bir başka ekibi görüp görmeyeceğiniz belli değil. Bu sene cep telefonu (Turkcell) kamplar da dahil olmak üzere parkurun belki 95%’inden fazlasında çekmiyordu  Bir sorun yaşarsanız tek güvenceniz partneriniz ve yanınızdaki ilk yardım malzemeniz. Bu açıdan ilk defa katılacaklar için bence bu konunun hiçbir şekilde ihmal edilmemesi gerekiyor. 

ULTRA PARKUR İLK ÜÇ 
Caner Odabaşoğlu - Aykut Çelikbaş: 16:32:55
Alişan Kayabölen - Emre Ayar :         18:02:01
Aykun Taşçıoğlu - Orhan Ağcaoğlu:  28:39:00

Tüm sonuçlar için tıklayın (EXCEL dosyası)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme