6 Kasım 2019 Çarşamba

2019 Spartathlon Yarış Raporu

1952, Helsinki Olimpiyatları, maraton startı. Bir süre önce dünya rekorunu kırmış olan yarışın favorisi İngiliz Jim Peters start noktasında yerini alır. Yanına saçları dökülmeye başlamış sıska bir adam yaklaşır ve elini uzatıp "Merhaba, ben Zatopek" der. Peters tabii ki dönemin en büyük mesafe koşucularından olan ve Helsinki'de birkaç gün önce 5000 ve 10000 metreyi kazanan Emil Zatopek'i bilmektedir ama kişisel olarak ilk kez tanışmaktadırlar.

Yarış başlar ve yaklaşık bir saat sonra yarı maraton noktasına yaklaşırken, yarışı baştan beri lider götüren Peters arkasından yetişen birini duyar. Yanında koşmaya başlayan Zatopek, "Sence fazla mı hızlı gidiyoruz?" diye sorar. "Hayır, yeterince hızlı değil" diye cevap veren Peters daha sonra bunu söylerken ciddi olmadığını açıklayacaktır. Ama hayatında ilk kez maraton mesafesini koşan Zatopek, Peters'in cevabını ciddiye alarak hızlanmaya başar. Yarışı bitirip en yakın rakibinin 2 dakika önde finişi geçtiğinde aynı Olimpiyat oyunlarında 5000, 10000 ve Maraton mesafesinin üçünü birden kazanan tarihteki ilk ve tek atlet olacak ve bu başarı günümüze kadar bir daha tekrarlanamayacaktır.

Richard Askwith kaleme aldığı Zatopek'in hayat öyküsü "Today We Die A Little!"da kitaba ismini veren hikâyeyi de şöyle anlatır. Zatopek, Helsinki'den dört sene sonra 1956 Melbourne Olimpiyatları'na katıldığında artık yaşlanmış ve eski formundan çok uzaktadır. Üstelik kısa süre önce geçirdiği kasık fıtığı ameliyatından sonra henüz toparlanamamıştır. Saat 15:00'de ve 30 derecenin üstündeki sıcaklıkta koşulacak maratonda atletler güneşten korunmak için omuzlarına vazelin sürerlerken, Zatopek bunun herkes için son derece acı veren bir yarış olacağının farkındadır. Start noktasında yerini almış olan rakiplerine döner ve o ünlü sözü söyler: "Arkadaşlar, bugün biraz öleceğiz!”.


Sparta Photography Club


Güneşin alçaldığı saatlerde zeytinliklerin arasından kıvrılarak giden yolda ilerlerken 113. km'deki Halkion köyü ufukta gözüküyor. Bir süre sonra her sene koşarken gördüğüm Alman Dietmar Göbel ile yan yana geliyoruz. Dietmar Alman milli takımına kadar yükselmiş eski bir jimnastikçi fakat uzun süreli bir sakatlık sonrası tıp eğitimi alarak doktor olmaya karar vermiş. Dietmar'a kaçıncı kez koştuğunu soruyorum. "9 kez başladım, 6 kez bitirdim. Aynı yarış ama hepsi birbirinden çok farklı deneyimlerdi" diyor. Yarışa 21 yaşındaki oğlu Thore ile birlikte başlamışlar. 3 yıl önce Thore henüz 18. yaşından 4 gün almışken Spartathlon tarihinde bitirmeyi başaran en genç koşucu olmuştu. Bu yıl 80. km'ye zaman limitine çok yakın girmiş. Thore'nin zaman limitine takılıp bırakmak zorunda kaldığını yarış sonunda öğreneceğim.

Dietmar ile konuşurken arkamda bir yerlerde koşmakta olan kardeşim Aytuğ'u düşünüyorum. Acaba nerelerde, ne durumda? Yaklaşık 11 saat önce, tam 7:00'da dünyanın dört bir yanından gelen 377 koşucu ile birlikte Atina'dan Sparta'ya kadar sürecek 246 km'lik yolculuğumuza başlamıştık. İlk bakışta kişisel hedefim ilkini 2014'de koştuğum yarışta beşinci kez finişe ulaşmak olmasına rağmen aslında bu yıl çok daha anlamlı bir hedefimiz var. Aytug'la birlikte amacımız çok nadir görülen bir şeyi başararak aynı yıl içinde finişe ulaşan iki kardeş olmak. Dahası bu yıl ikinci kez bitirmeyi amaçlayan Mert Derman ile birlikte ilk kez Türkiye'den üç kişiyiz. 

İlk birkaç kilometreyi üçümüz beraber koştuktan sonra Mert yavaş yavaş uzaklaşarak gözden kayboluyor ve Aytuğ'la birlikte kalıyoruz. 

Atina caddelerinde koşarken 5. kilometrede başlayan uzun ama normal zamanda fazla dikkatinizi çekmeyecek eğimde bir yokuş var. Burada Aytuğ'u durdurup 20 saniye yürümemiz gerektiğini söylüyorum. İlk 10 km içinde bir iki farklı yerde bunu tekrarlıyoruz. Taper ile dinlemiş vücutla yarışın başında hızlı koşmak çok kolay gelirken bunu yapmak zor ama geçmiş deneyimlerim yarışın ikinci yarısı için bunun faydalı olduğunu bana öğretmiş. 10. km'de otoyola bağlanan uzun inişe yaklaşırken benim bir tık hızlı gitmek istediğim ortaya çıkıyor. Aytuğ'un bana ayak uydurmasını istemiyorum. Daha  yarışın başında normal temponuzdan birkaç saniye bile hızlı koşmak bu mesafedeki bir yarışın sonunu getirmenizi engelleyebilir. 

İkimizin de hedefine ulaşması için herkesin kendini iyi hissettiği tempoda koşması gerektiğini yarış öncesinde stratejiyi planlarken defalarca konuşmuştuk. Aramızda son bir konuşma yapıyoruz ve Sparta'da buluşmak için sözleşiyoruz. Aytuğ'dan yavaş yavaş uzaklaşırken ayrılmamızın doğru karar olduğu konusunda kafamda hiçbir soru işareti yok. 2014 ve 2015'de bana destek olmak için bu yarışa geldiği için zaten yarışı iyi biliyor. Yurt dışına yerleştiği son 2 yılda da tamamen Spartathlon'a odaklanmış şekilde hazırlık yapmıştı. Ağustos'un başında Türkiye'ye tatile geldiğinde iki hafta içinde birlikte 400 km koştuktan sonra fiziksel ve zihinsel olarak bu meydan okumaya hazır olduğuna dair inancım tam. Bundan sonra yapabileceğim en iyi şey kendi koşuma odaklanmak ve 36 saatlik zaman limiti içinde Sparta'ya ulaşmak için gerekeni yapmak.

Logo Tasarım: Kerem Yaman


Akropol'deki starttan hemen önce. Aytug, Mert ve ben. Foto: Budak Timuralp
 Yaklaşık 12. km. Aytuğ ile ayrıldıktan hemen sonra Atina'dan çıkarken. Foto: Sparta Photography Club.

Destek ekibi: Caner, Suna, Budak starttan hemen sonra. 
Dietmar'ın dediği gibi her yarışın ayrı bir hikayesi var. Bu senenin hikayesi yarış öncesinde belli: Sıcak, sıcak ve sıcak.

İlk üç saat boyunca güneşin ara ara bulutların arkasına girmesi nefes almamızı sağlıyor ama saatler 10:30'u gösterip Megara kasabasına yaklaşırken artık güneşten kaçacak yer yok. Kasabanın çıkışı tam 42. kilometre ve koşulacak 6 maratonun ilkinin bittiğini simgeliyor. Son birkaç kilometreyi benim gibi beşinci kez finişe ulaşmayı amaçlayan İngiliz takımından Ian Thomas ile birlikte koşuyoruz. Buraya 3 saat 39 dakikada geldikten sonra destek ekibinden el mataramı alıyorum ve 15-20 saniye içinde tekrar koşmaya devam ediyorum.

Destek ekibi dediğim zaman, önce Suna Altan’dan bahsetmek gerek. Beşinci kez yarışa gelen Suna yarışı her yönüyle en iyi bilen kişilerden biri. Her sene yarış yaklaşırken sanki kendisi koşacakmış gibi zaman çizelgeleri ve malzeme listeleri ile yarışa hazırlanıp bizi de motive ediyor. İznik Ultra ve Geyik koşuları başta olmak üzere ülkemizde birçok yarışın organizatörü olarak tanıdığınız Caner Odabaşoğlu ise bu yıl ekibin ikinci üyesi. Caner organizatörlüğü dışında dünyanın çeşitli yerlerinde koştuğu birçok ultra ile işin iki tarafında da önemli bir tecrübeye sahip. 

Aytuğ ilk kez koşacağı için onun tecrübeli bir ekiple birlikte olması önemliydi. Orijinal plana göre Suna ve Caner, Aytuğ'a destek olacak, ben kendi başımın çaresine bakacaktım. Fakat yarıştan 10 gün önce 30 yıllık dostum Budak Timuralp gelmek istediğini söyleyince yeni bir strateji belirledik. Yarışa bu kadar yakın bir zamanda plan değiştirmek riskli gözükse de Budak'la birbirimizi çok uzun yıllardır yakından tanıdığımız için hem başarılı olacağımızdan hem de eğleneceğimizden şüphem yoktu. Budak ben 2014'te ilk kez koşarken sadece Sparta'daki finişe gelmişti ama o zaman henüz kendisi koşmaya başlamadığı için yarışı tam olarak anlaması mümkün değildi. Ama belki de şahit olduğu o ortamın etkisi ile 2015'te sıfırdan koşmaya başladı ve o zamandan beri Salomon Cappadocia Ultra Trail ve İznik Ultra'nın en uzun parkurlarını birkaç defa tamamladı. Gelecek planlarında Spartathlon koşmak da olduğu için yarışın neye benzediğini görmek onun için önemli bir deneyim olacaktı. Mert'e gelince, 2017'de ona destek olan eşi Başak ve arkadaşı Can Özbek bir kez daha kendisine yardımcı oluyorlardı.

42. km'deki Megara istasyonundan çıkar çıkmaz 1.5 km'ye yakın uzun bir yokuş başlıyor. 

Yokuşun sonlarına doğru artık sıcaktan o kadar bunalmaya başlıyorum ki üstümü çıkarıyor ve mataramdaki suyun üçte birini üzerime döp kısa bir süre rahatlıyorum. Saatin henüz 11 olması bunun uzun bir gün olacağının göstergesi.

Havaya rağmen büyük bir sorun olmaması güzel. Plan dahilinde ilerliyorum. Sıcaktan bunaldığım anlardan birinde sahilin 10 metre yanından koşuyoruz. Deniz o kadar çekici gözüküyor ki girip çıksam ne olur düşüncesi aklıma geliyor. Kaç dakika kaybederim, 5, 10? Acaba sonra daha mı rahat koşarım? Tatlı su olmadığı için üstümdeki tuzla hepten mi kavrulurum? Acaba önceki yıllarda hiç giren oldu mu? Uzun bir süre değil ama 15 saniye kadar bunu ciddi şekilde düşünüyorum ama neyse ki fazla uzatmadan hızlıca kafamdan atıyorum. 

Sağ hamstring'deki gerilmeyi sanırım ilk olarak 55. km'de hissediyorum. Böyle uzun yarışlarda hiçbir zaman her şeyin yolunda gitmesini bekleyemezsiniz ama bu beklemediğim bir sorun. Yokuş yukarı koşarken adımımı açmaya çalıştığımda veya düz yolda adım boyumu arttırdığımda ağrı artıyor. Biraz yürümeyi deniyorum ama büyük adımlarla yürürken de ağrı var. Aylardır böyle bir şey yokken şimdi nereden çıktı?

Bunun yanlış soru olduğunun farkındayım. Doğru soru, durumu kontrol altına almak için ne yapabilirim olmalı. 

sa adımlarla ve daha yüksek kadansla yürü koş yapmaya başlıyorum. Bir süre sonra Spartathlon koşanların Mad Max setine benzettiği meşhur rafinerinin önden geçiyorum. Burada birçok kişi her sene hava kirliliğinden yakınır ama ben bu yıla kadar çok fazla etkilenmedim.  Bu yıl havanın çok daha sıcak ve rüzgarsız olmasının da etkisi ile bu bölgede bıçakla kesilecek kadar yoğun ve kirli bir hava var. 6-7 dakika dişimi sıkıp buradan kurtuluyorum. 

Bacağım düzelmiyor ama iyi haber, kontrollü gittiğim sürece kötüye de gitmiyor. Yarışın başında kaybedilecek 10-20 dakikanın  önemi yok ama 80. km'deki Hellas Can istasyonuna 7 saat 44 dakikada ulaştığımda beynim bu durum kötüye giderse geri kalan 166 km'yi nasıl gideceksin diye beni sorguya çekiyor. Bu düşünceyi çabucak beynimin arka odalarında tozlu bir mahzene kapatıp içinde olduğum ana odaklanmaya çalışıyorum.

80K'ya doğru ilerlerken. Hava biraz sıcak. Foto: Sparta Photography Club


Foto: Sparta Photography Club
Saatlerdir önünüzdeki istasyona ulaşmayı hayal ediyorsunuz. İstasyona ulaşır ulaşmaz ise fazla vakit kaybetmeden hemen ayrılmayı.

Bu yarışların ilginç realitesi bu. Ben Budak'tan buz isterken Caner ve Suna Aytuğ'un gelmesini bekliyorlar. Benden birkaç dakika önce istasyona ulaşan Mert ayrılırken ona devam etmesini, bacağım için zamana ihtiyacım olduğunu söylüyorum. Hamstring'e buz yaparken burada 12 dakikaya yakın zaman geçiyor ama daha fazlasını da göze almış durumdayım. Bu sorunu daha fazla büyümeden kontrol altına almam şart.

Tekrar hareket etmeye başladığımda ilk 5-10 dakika işler iyi gözüküyor. Ama öğlen 3'e yaklaşırken 30 dereceyi aşan sıcak kısa sürede buzun etkisini ortadan kaldırınca tekrar adımları küçülterek koşmaya dönüyorum. Aslında doğal koşu formunuzu değiştirmeye çalışmak başka sorunlara yol açabilecek riskli bir durum ama o an için bu alınması gereken bir risk. Bundan sonra büyük istasyonlarda 10'ar dakika kadar buz yapacağım.

102. km'deki Zevgolatio köyünde Mert'le bir araya geliyoruz. Sıcak herkesi olduğu gibi onu da vurmuş ve kendi deyimi ile bacaklarına beton dökülmüş. Sonraki 8-9 km'yi birlikte koşuyoruz. Bunu konuşmuyoruz ama ikimiz de daha yarışın çok başında olduğumuzu, esas zor bölümlerin henüz başlamadığını ve bizi nelerin beklediğini iyi biliyoruz. Dolayısı ile birbirimize beyaz yalanlar söylememiz biraz zor! Yapılacak şey belli: Sonrasını düşünmeden olabildiğince hızlı şekilde ilerlemeye devam etmek. Bacağım ağrıdığı için yokuşları hiç koşamıyorum ve işi büyütmemek için Mert'e devam etmesini söyleyip yürümeye başlıyorum. Bir süre sonra daha rahat koşabildiğim düz yol ve hafif iniş başlıyor. Tuvalet molası veren Mert'in yanından geçerek 113. km'deki Halkion köyüne ulaşıyorum.

Hava kararmak üzere. Bir kez daha hamstringe buz yaptıktan sonra kafa fenerimi çıkarıp reflektörleri ve kolluklarımı takıyorum.

Budak'ın akşam menüsü zengin: Bulgur pilavı, çorba ve patates püresi. Ama müşteri yok. Sıcağın da etkisiyle midem uzun süredir kendisini kapatmış halde. Hepsinden zorla birer kaşık alıp tekrar yola çıktığımda Mert akşam yemeğini yemekte. Kafa fenerinin ışığında yalnız geçen bir saatlik koşudan sonra 123. km'deki Ancient Nemea'ya ulaştığımda uzun süredir bir şey yiyememenin etkisi kendisini gösteriyor. 10 dakika oturmama rağmen kendimi çok kötü hissetmeye devam ediyorum. 

Budak'ın da çabasıyla bu istasyonda biraz püre yedikten sonra çorba içiyorum. Havanın serinlemesi ile işler yoluna girecek diye düşünürken istasyondan çıktıktan 400 metre sonra midemdeki her şeyi dışarı çıkarıyorum. Değişmeyen bir klasik ama bu sene aşırı sıcağın etkisi ile beklenenden erken geliyor. Bu yıl yarış sonuna kadar yol üstünde ve istasyonlarda her zamankinden daha fazla kusan kişi göreceğim. 

140. km'deki istasyona kadar önümde 2 saate yakın yol var. 

Enerjisiz kalmak için kötü bir nokta ve boş mide ile bu bölüm çok zor geçiyor. En ufak yokuşta bile birisi arkadan kementle çekiyormuş gibi nefes nefese kalıyorum. Zaman limitlerine yaklaşmamak için düz yollarda ve inişlerde kendimi zorlayarak hızlı koşmaya çalışıyorum ama 137. km'de yalpaladığımı hissedince birkaç dakika yolun kenarında oturmak zorunda kalıyorum. 140. km'deki Malandreni istasyonuna ulaştığımda durumumun tahmin ettiğimden de kötü olduğu ortaya çıkacak.

Suna, Caner, Budak, Başak ve Can tam kadro olarak bu istasyonda arkadan gelmekte olan Mert ve Aytuğ'u bekliyorlar. Midemin toparlaması için bir süre oturmam gerekiyor ama 10 dakikadan fazla oturmama rağmen midemdeki kasılma, kramplar ve bulantı geçmiyor. Boşa zaman kaybetmemek için bir şeyler yemeye çalışıyorum ama her aldığım lokmada kusma refleksi devrede. Sonunda yere uzanmaya karar veriyorum. Uykum yok ama sistemi resetlemek için deneyebileceğim tek yol bu. Yere serdiğimiz battaniyenin üzerinde 10-15 dakika uzanırken kafamda çeşitli düşünceler birbirine giriyor. Koşarken başka şeylere odaklanıp olumsuz düşünceleri savuşturmak biraz daha kolay ama yatarken, hele ki uyuyamadığınızda, negatif düşüncelerle savaşmak daha zor.

140. km. Midem toparlayamıyor. Foto: Budak Timuralp

Midemin toparlanması için son çare olarak yere uzanıyorum. Foto: Budak Timuralp
Şifreyi kırabilmek ya da kıramamak?

Yarışlarda zihinsel olarak zorlandığımızda nasıl ve ne şekilde kendimizi devam etmeye ikna edebiliriz? Bana çok sorulan sorulardan biri bu. Ne yazık ki bunun her zaman işe yarayan kolay bir cevabı yok, eğer olsaydı her şey çok kolay olurdu! Bilgisayar korsanlarının çeşitli programlar yardımı ile kullanıcı şifrelerini deneme yanılma yoluyla kırmalarına Brute Force Attack denir. Bu programlar milyarlarca, trilyonlarca olası kombinasyonu deneyerek sonunda doğru şifreyi bulmaya çalışırlar. Zayıf şifreler bir ev bilgisayarı ile birkaç dakika veya saatte kırılabilirken, güçlü bir şifrenin bu şekilde kırılması yıllar alacağı için bu yöntem pek işe yaramaz. İşte bu anlarda yapmaya çalıştığımız şey bana tam da Brute Force yöntemini anımsatıyor.

Yarış içinde beyniniz bunun çok saçma olduğu yönünde her türlü sebebi öne sürdüğünde onu devam etmeye ikna etmek için gerekli şifreyi çok kısa süre içinde bulmak zorundasınız. Böylece işe yarayacağını düşündüğünüz tüm argümanları denemeye başlıyorsunuz. Tabii amacınız yarış öncesi yaptığınız zihinsel hazırlık ile  olası kombinasyonların sayısını azaltıp bunu olabildiğince zayıf ve kolay kırılabilecek bir şifre haline getirmek olmalı. Ön hazırlık yapmazsanız şartlar zorlaştıkça güçlü bir şifreyi kısıtlı zaman içinde kırmanız mümkün değil ve havlu atmanız kaçınılmaz.

Daha zor yarışlar koşup tecrübe kazandıkça şifre kırma konusunda biraz ustalaştığınız doğru. Ama  beyniniz de boş durmuyor ve sürekli kırılması daha zor şifreler oluşturuyor! Bu yüzden bir önceki yarışta işe yarayan şifrenin sonraki yarışta işe yaramasını beklemeyin. Her yarış yeni bir mücadele demek. 

Bu yıl kayıt sırasında beklerken yarışı ilk defa koşacak bir koşucu ile tanıştım. Dönüş için iki tane uçak bileti aldığını, yarışı bitiremezse pazar günü döneceğini, bitirirse pazartesi gecesi kutlamasına katılıp salı gecesi döneceğini söyledi. Aslında ultramaratonlar bana kimsenin stratejisini yargılamamayı öğretti çünkü bazen hiç ihtimal vermediğiniz bir yoldan başarıya ulaşanları görüyorsunuz. Ama zor bir yarışı, hele de Spartathlon'u bitirmeyi hedefliyorsanız bunun çok yanlış bir yaklaşım olduğunu söylemek zorundayım. Yarışa başlamadan önce beyniniz için en ufak açık nokta kalmamalı. Kapıyı, bacayı ve tüm delikleri sıkı sıkıya kapatıp arkasına da kanepeyi ve buzdolabını dayamalısınız. Bunu yapmazsanız aralık bıraktığınız kapılar yarış içinde açılmaya başlayacak ve onları tekrar kapatacak şifreyi bulmanız mümkün olmayacak.

Uzandığım yerden kalkıp geri çıkarmamaya dikkat ederek birkaç lokma yedikten sonra tekrar yola çıkıyorum. 

Ertesi gün yarışın efsanevi isimlerinden Macar Andras Low ile konuştuğumda bu istasyondaki halimi gördüğünde işimin bittiğini düşündüğünü söyleyecek. İşin aslı burada zor kazanılmış tam 45 dakika kaybediyorum. Bu çok büyük bir süre. Belki diğer bir bakış açısı bunu yapmakla yarışı kurtardığım olabilir. O anda nereden bakmam gerektiğini bilmiyorum. Ama bildiğim şey ikinci günün yine çok sıcak olacağını düşününce bunun uzun bir yarış olacağı. Doğrusunu söylemek gerekirse bunlar pek umurumda değil, yarışı bitirmekten başka bir düşüncem yok. 

Hava hala tişörtle koşulabilecek kadar sıcak olmasına rağmen uzun süre hareketsiz kaldığımdan ısınmak için hızlı koşmam gerekli. Güneşin gitmesi ile biraz daha iyiyim, çok bir şey yiyemesem de bulantım azalmış durumda. Hamstring ağrısı da artık belli belirsiz. Nasıl oldu, ne zaman geçti bilmiyorum. Belki periyodik buzlama, belki havanın serinlemesi, belki de bir süre kasların dinlenmesi... Kim bilir? Her zaman düşündüğüm şey yine gerçek oluyor. Böyle uzun yarışlarda yarışın başında bir sorun yaşıyorsanız merak etmeyin, büyük ihtimalle ileride daha büyük sorunlar ortaya çıkacak ve öncekini unutacaksınız!

150. km'ye yaklaşırken "kırmızı telefon" çalıyor.

Yarış öncesinde Suna ve Caner'le konuşurken eğer Aytuğ zaman limitlerine çok yaklaşır ve negatif bir ruh haline girerse bana mutlaka haber vermelerini istemiştim. İşte gelen telefon o telefon. Aytuğ'un zaman limitine 50 dakika kadar yaklaştığını ve bunun stresi içine girdiğini öğreniyorum. Fırsatını bulur bulmaz arıyorum. Temelde söylediklerim üç konu başlığı altında toplanıyor.

Birincisi bugüne kadar başardığı şeyleri hatırlamasını, çok zor şeylerin altından kalktığını ve yaptığı iyi hazırlık ile bunu başaracak kapasitesi olduğunundan emin olduğumu söylüyorum. Daha sonra, bu yarışın tarihini çok iyi bildiği için 37 senedir yarışı koşanları düşünmesini söylüyorum. Kouros ve Jurek gibi efsanelerden bizler gibi fanilere kadar bu yarışı bitiren herkesin acı çektiğini ama sonunda heykele ulaştığında her şeye değeceğini tekrarlıyorum. Bunları tabii ki biliyor ama kendinizi kötü hissettiğiniz bir anda size yakın birinden bunları duymak herkes için önemli.

Sonra en önemli olarak gördüğüm üçüncü şeye sıra geliyor çünkü benim ilk yarışımda düştüğüm duruma düşmeye başladığının farkındayım.

Herhangi bir yarışa başladığınızda belli bir fiziksel enerjiniz olduğu kadar bir de belli miktarda zihinsel enerjiniz var. Bir yarışı bıraktığınızda çoğu zaman fiziksel enerjiniz bittiği için bıraktığınızı düşünürsünüz. Bence bu büyük oranda yanlış. Tam tersine, çoğu zaman önce zihinsel enerjiniz bittiği için beyninizin öne sürdüğü argümanlarla daha fazla baş edemiyor ve sonunda fiziksel olarak devam edemeyeceğinize kendinizi inandırıp pes ettiğiniz için bırakıyorsunuz.

Bu yarışın en zor faktörlerinden biri sizi sürekli hızlı gitmek için baskı altında tutan 75 ayrı zaman limiti olması. İşin daha ilginci yarışa katılma hakkı alan kişiler başka yarışlarda zaman limitlerine yakın gitmeye alışık olmayan insanlar. (Katılma kriterlerini karşılamak için hızlı olmak zorundalar). Dolayısı ile bu durumla mücadele etmeye de alışık değiller.  İşte bu yüzden özellikle ilk defa koşuyorsanız ve limitlere yakın gidiyorsanız sürekli bunu düşünmek ve hesaplamalar yapmak sizi hem demoralize ediyor hem de panik içine sokarak tüm zihinsel enerjinizi çekip alıyor. Aynı şeyleri benim de yaşadığımı hatırlatıp zaman hesabı yapmayı bırakmasını, ileriyi düşünmemesini, sadece içinde olduğu kilometreyi koşmaya odaklanmasını söylüyorum. "Düşünme, hesap yapma, sadece koş". Söylemek istediğimi anladığını ve sakinleştiğini hissediyorum. Gerisi önemli değil çünkü zaten zihinsel olarak çok güçlü ve hazır olduğunu biliyorum. Sparta'da buluşmak için sözleşiyoruz.

Bu konuşma aslında bana da yardımcı oluyor çünkü kendi sorunlarımla nasıl mücadele etmem gerektiğini aslında kendime de anlatmış oluyorum. Benim hızımı etkileyen başka sorunlarım olabilir ama sonuçta finişe ulaşıp ulaşamayacağımı büyük oranda zihnimi ne kadar kontrol edebildiğim belirleyecek. 

155. km'ye doğru başlayan 5 km uzunluğundaki karanlık, sessiz ve monoton ilerleyen virajlı yokuşu çıkarken müthiş bir uyku bastırıyor.

Enerjimin çekildiğini hissediyorum ve adeta ayakta uyuyorum. Bir şeyler yemem gerek ama düşüncesi bile midemi bulandırmaya yetiyor. Bir iki kez dalıp yoldan çıkar gibi olunca durup mataramdaki soğuk suyun yarısını yüzüme boşaltıyorum. Sonraki istasyonda biraz çay içince uykum açılıyor.

Saatler sabaha doğru 3'e doğru yaklaşırken patikadan dağa tırmanmaya başlıyorum. Her sene genelde rüzgarlık, yağmurluk, eldiven ile yaptığım tırmanış için bu yıl sadece tişört yeterli. Zirveye ulaştıktan sonra biraz kola içip fazla vakit geçirmeden devam ediyorum. 1200 metrede hava her seneki gibi rüzgarlı. Ceket almadığım için üşümemek için koşmam şart. Kaygan inişte adrenalin ile uykum iyice açılıyor ve düşmemek için temkinli gidenleri geçip 172. km'deki Nestani'ye ulaşıyorum. Burada destek ekibinden Mert ve Aytuğ hakkında iyi haberler geliyor. Birbirlerine yakın gittiklerini söylüyorlar. Güneşin doğmasına iki saat kadar var, artık tek amacım hava ısınmadan alabildiğim kadar yol almak. 

160 km'deki dağ tırmanışında. Fotoğraf: Sparta Photography Club
160 km'deki dağ tırmanışında. Fotoğraf: Sparta Photography Club 
Koşmaya başladıktan kısa süre sonra arkamda bir şeyin varlığını hissediyorum.

Halüsinasyon mu görüyorum diye bir ürperti ile geri döndüğümde hemen arkamda benimle koşmak isteyen bir köpek görüyorum. Gündüz sayısız defa köpeklerle koştum ama gece karanlığında koşan bir köpeğe sanırım ilk defa rastlıyorum. Tam bu sırada sonraki istasyona gitmekte olan Can ve Başak yanımdan arabayla geçiyorlar ve Can pencereden "abi galiba kendine arkadaş bulmuşsun" diyor.  Sanırım ben değil, o beni buldu ama böylece yarım saate yakın bir yol arkadaşlığı başlıyor. Pek konuşkan bir arkadaşımız olmasa da gayet tecrübeli bir pacer olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Feneri biraz kaldırıp daha ileri tutunca önüme geçiyor ve ne zaman yavaşlayacak gibi olsam birkaç saniye durup beni bekliyor. Birlikte gayet iyi yol alıyoruz ama istasyonlardan birinde gönüllüler yemek verince beni terk ediyor! Gelir mi diye birkaç saniye bakıyorum ama sıcak ortam ve yemek varken sabaha karşı zifiri karanlıkta kim niye koşar? Zaten yavaş koşmamdan sıkılmış olmalı.

Yaklaşan sıcağın korkusu iyi bir tetikleyici. Hava serinken kendimi zorlayıp iyi yol alıyorum. 195. km'de hava aydınlanırken son bir kez daha kustuktan sonra artık yeni güne hazırım. Sisin içinde bir süre ilerledikten sonra yükselen güneş bulutları dağıtıyor ve önceki günden daha da sıcak bir hava bizi karşılıyor.

Sonraki 25 km olması gerektiği gibi zor ve acılı geçiyor.

Yokuş aşağı hala iyi koşabilirken aynı gücü yokuş yukarı çıkarken bulamıyorum. Bir şey yiyememek ve kızgın güneş zor bir kombinasyon ama bacağım kendi kendine iyileşti, artık bahanem de yok. Acı artık spesifik bir noktada değil, vücudun tamamında. Yarıştan önce Suna ile Sparta tarihi ve Spartalıların sözleri hakkında birçok yazı okuyup paylaşmıştık. Bunlardan bir tanesi acı ile ilgiliydi ve bu dönemde üst üste birkaç defa aklıma geliyor. "Acı senin dostun, senin müttefiğindir. Acı sana kötü bir şekilde yaralandığını söyler. Ama acının en iyi yanı nedir bilir misin? Sana henüz ölmediğini söyler". 

Henüz ölmedim.

Diğer istasyonlarda olduğu gibi 223. km'deki istasyonda yine bir kova ve içinde süngerler var. Burada benden önce geçen onlarca koşucunun yıkandığı kahverengi suda adeta duş yapıp tekrar yola koyulurken Budak, "Hadi bakalım, bunlar tam senin sevdiğin havalar, bas gaza" gibisinden bir şey söylüyor. İki gündür sıcakta kavrulduktan sonra daha saçma bir söz olamayacağını kendisi de biliyor ama bu lafın absürdlüğü uzun süre gülmemi sağlıyor.

İstasyondan sonraki dik yokuşu çıkarken Danimarkalı olduğunu öğreneceğim Johnny'yi yakalıyorum. Saati yanlış gösterdiği için bana kaç kilometre kaldığını soruyor. Bir an tepkisini görmek için 6-7 km fazla söylemeyi düşünüyorum ama o anda bunun şakası bile çok zalimce olur. Yarı maratondan birkaç kilometre daha fazla olduğunu söylüyorum. Eski yıllarda koşan tanıdığım Danimarkalılardan ortak arkadaşlarımız çıkıyor. Birlikte ilerlerken yarışı ilk defa koştuğunu öğreniyorum. Benim beşinci kez koştuğumu duyduğunda duygularını hiç saklama gereği duymadan aklındakini direk dışa vuruyor: "Why?? Are you crazy?!" Hahaha. O an itibariyle kendisine tamamen hak verdiğimi ama birkaç hafta sonra fikrimizin değişebileceğini söylüyorum, gülüyoruz. Birkaç kilometre beraber gittikten sonra uzun bir iniş başlıyor ve hızlanarak ayrılıyorum. 
Güneş doğmadan hemen önce torbayı bir kez daha doldururken. Foto: Budak Timuralp




200-220 km arası. Fotoğraf: Sparta Photography Club


Fotoğraf: Sparta Photography Club

Son 10 km'ye girdiğimde karmaşık duygular içindeyim. 

Bir kez daha bitireceğimi bildiğim için son derece mutluyum ama arkamda neler olup bittiğinden haberim yok. Uzun süredir Aytuğ ve Mert'in durumu hakkında haber alamadım. 

Saatim 242. km'yi gösteriyor. Sonunda Sparta'ya girmek üzereyim. Artık önümde sadece 4 kilometre var. Saat öğlen 3 ve güneşin yakıcı etkisi en üst seviyede. Koşmakta çok zorlanıyorum. Son istasyondaki gönüllülere teşekkür ettikten sonra finişe kadar eşlik edecek eskort aracım geliyor: 10 yaşlarında bisikletli bir çocuk. Artık mecburen koşmak zorundayım. İsmini sorup bana eşlik ettiği için teşekkür ediyorum, İstanbul diyince mutlu oluyor. Birlikte Sparta caddelerinde ilerlerken bize birkaç bisikletli çocuk daha katılıyor ve sonunda heykele 500 metre kaldığını simgeleyen dönüşü yaparak Sparta bulvarına giriyoruz.

Burada beni bekleyen Budak yanımda koşmaya ve video çekmeye başlıyor. Bir anda etrafımda biten çocuklarla beraber alkışlar ve tebrikler arasında finişe koşuyorum. Sıcak, ağrılar, acılar? Hangi sıcak, hangi acı? 32 saat 14 dakika sonra hayal ettiğim an geliyor ve beşinci kez heykele dokunuyorum. Gerisi Budak'ın çektiği aşağıdaki videoda.






Sparta Photography Club

Fotoğraf: Budak Timuralp






Sparta Photography Club


Sparta Photography Club

Fotoğraf: Sparta Photography Club

Suunto Spartan Ultra ile kayıt. 




Yarışı bitirdikten sonra her sene olduğu gibi zorunlu sağlık kontrolü için finişin yanında kurulan sahra hastanesine götürülüyorum.

Bazen yarışı koşarken bitirdiğimde en çok neyi hayal ettiğim soruluyor. Cevap basit, buraya gidip sedyeye birkaç dakika uzanmak ve gözlerimi kapatıp derin derin nefes almak. Dünyada gönüllü olarak gitmek istediğim tek hastane burası!

Suna ve Caner'le konuşup Mert ve Aytuğ'un beraber ilerlediğini öğrendikten sonra kalan mesafe ve zamanı hesaplayarak bitireceklerini ön görüp rahatlıyorum. Öyle de oluyor. Yaklaşık 35 saat 30 dakikada beraber bitiriyorlar. 400 kişinin kabul edildiği, 377 koşucunun başladığı,  197 kişinin bitirdiği yarışta üçümüz de 36 saatlik zaman limiti içinde heykele dokunmayı başarıyoruz. 2014'den beri baktığımızda Türkiye olarak toplamda 8'de 8'lik bir oranımız var. Birçok ülkeye göre henüz çok küçük bir toplam bitirme sayısı olsa da sanırım başlangıç için sağlam bir temel olduğunu söyleyebiliriz. Hayalim çok daha fazla kişinin bu yarışı koşup bitirmesi ve onların çok daha iyilerini yapacaklarından kuşkum yok. Öte yandan bu istatistik kendimiz dahil bundan sonra koşacak herkes için ekstra bir baskı unsuru olabilir!

Ertesi gün kahvaltıdan hemen sonra Leonidas heykelinin arkasındaki atletizm pistine gidiyoruz.

Birkaç yıldır düzenlenen ve geçen sene de katıldığım Spartan Mile için bu kez büyük bir kalabalık var. Her sene yarıştan sonraki gün sabah 11'de düzenlenen bu eğlenceli (biraz da acılı) koşuda kurallar basit. Sadece o sene Spartathlon koşanlar katılabilir (bitirmiş olma zorunluluğu yok) ve Sparta geleneklerine uygun olarak herkes çıplak ayakla koşmak zorunda. Erkekler sadece iç çamaşırı ile koşarken kadınlar için zorunlu kıyafet yok. Önce herkesin katıldığı tek tur ile 400 metre yarışı yapılıyor. Sonra hızını alamayanlar için 1600 metrelik ikinci bir yarış başlıyor.

Spartathlon'u koşmanın Spartan Mile için en iyi antrenman olduğu yönündeki espriler altında başlayan yarışta Aytuğ ve Mert ile birlikte biz de hazır bulunuyoruz. Ben geçen sene 2:15'e yakın koştuğum 400 metreyi bu sene 1:35'de bitiriyorum. Gerisini Caner'in çektiği videoda izleyebilirsiniz.

Pazar günü Sparta Belediye Başkanı'nın verdiği öğle yemeğine katıldıktan sonra dönmesi gereken Budak'ı uğurlayıp Atina'ya dönüyoruz. Pazartesi günü Caner ve Aytuğ ile tarihteki ilk olimpiyatların yapıldığı Panathenaic Stadyumu'nu gezdikten sonra akşam ise madalya ve sertifikalarımızı alacağımız ödül töreni için sahil kenarındaki bir restoranda yerimizi alıyoruz.






2019 Spartathlon Türkiye Takımı


A Takımı: Budak, Suna, Caner. 
Koşucular ve destekçilerle tüm takım.  


Başardık. İki kardeş aynı sene finişe ulaştık. Fotoğraf: Budak Timuralp


Madalya ve Sertifikaları almadan hemen önce. 

Ödül töreni, madalya ve sertifikalar. Yarış Direktörü Kostis Papadimitriou ile birlikte. 

6. kez bitiren Hollandalı Wilma Dierx. 2014'de ilk kez koşarken Wilma ile bir süre birlikte koşmuştum. Bu kez Aytuğ yarışın bir bölümünde Wilma'nın deneyimlerinden faydalandı. Hikayenin tamamını burada okuyabilirsiniz. 

Filipinlerden gelen dostlarımız. 4. kez bitiren Rolando (sarı) ve ilk kez bitiren Jivee. 


Beş kez bitiren İngiliz takımın en tecrübeli üyelerinden Ian Thomas. 


225. km'de bir süre birlikte koştuğumuz Danimarkalı Johnny Wisholm.

Sıcaklık herkesi az veya çok etkiler, burada bir sürpriz yok.

Spartathlon da çoğu seneler sıcak bir yarış, dolayısı ile hava bu yıl normalden sıcak olsa bile buna da sürpriz diyemeyiz. (Sürpriz geçen sene idi). Kafamdaki tek soru işareti yarışın sonlarına doğru kendimi daha fazla zorlayabilir miydim sorusu. Önemli bir şey fark edeceğinden değil, bu sadece benim ilerisi için çıkarabileceğim dersler anlamında bir iç değerlendirme. Son 50 km'de saate baktığımda bitirmek dışında kendimi daha fazla zorlayacak anlamlı bir hedef bulamadım. Ama belki de limitim buydu çünkü güneş kafama geçmişti ve son bölümde bazı şeyleri net hatırlamadığımı fark ettim. Belki Aytuğ'la birlikte bitirmemizi de düşününce bir kazaya uğramamak adına hep ufak bir tampon bırakarak ilerledim. Belki, belki... Duyguların birbirine karıştığı bir yarıştan haftalar sonra oturduğum yerden bunlara net yanıt vermek çok zor.  Bu sporda işin zihinsel kısmı hiçbir zaman tam olarak çözülemeyecek bir bulmaca. 

Diğer taraftan bakınca beşinci denememde beşinci kez bitirebildiğim için son derece mutluyum. Yarışın kendisi bir yana, bunun için gerekli hazırlığı yapmak, her sene farklı bir motivasyon bulmak, işi abartıp hazırlanırken veya yarışta sakatlanmamak, bu süreçte özel hayattaki çeşitli sorunlara göğüs germek ve tabii yarışa katılma hakkını elde etmek için gerekli kriterleri sağlamak gibi birçok faktör de var. Üst üste koyunca bence bunlar yarışın kendisi kadar zorlayıcı faktörler. Bu sene iki kardeş olarak bitirebilmemiz için tüm bu şartların ayrı ayrı her ikimiz için de eksiksiz gerçekleşmesi gerekiyordu. Bu yüzden bu sonuç bizim için çok değerli.

Mert büyük tebrikler. Bir kere bitirdikten sonra ikinci kez koşmayı beyine kabul ettirmek kolay değil. A ve B planları tutmasa da gerekeni yaparak finişe ulaşmayı başardın ve bu yarışta heykele ulaşabilmek her şey demek. Suna ve Caner, her şey için tekrar teşekkürler. Duygularımızı paylaşıp birçok anı biriktirmemiz ve gerçek bir takım olmamız bir yana, Aytuğ'un emin ellerde olduğunu bildiğim için sizin sayenizde başka bir şey düşünmeden kendi yarışıma odaklanabildim. Başak ve Can, olumsuz gelişen şartlara rağmen ikinci kez başardınız, tebrikler ve tüm desteğiniz için teşekkürler. Budak, gelmen çok kısa süre kala kesinleşmesine rağmen harika iş çıkardın. Zaten şüphem yoktu ama emin ol ki Suna'dan geçer not almak kolay iş değildir! Eline sağlık. Zamanı geldiğinde bu yarışta koşacağını ikimiz de biliyoruz. Buradan edindiğin tecrübenin çok faydasını göreceksin. Kerem, bu sene aramızda değildin ama T-Shirt tasarımların yine yarışta büyük övgü aldı. Tekrar tekrar eline sağlık.

Aytugcum, bunu uzun zamandır hayal ediyorduk ve sonunda başardık. Ne kadar emek verdiğini, ne çok fedakarlık yaptığını ama hepsinden en önemlisi bunu ne kadar istediğini en iyi ben biliyorum. Bir ara herkes gibi sendeledin ama en önemlisi baskı altında kırılmadın. Ayağa kalkıp devam etmeyi başardın ve 4-5 yıl önceye kadar imkansız olduğunu düşündüğün bir şeyi başardın. Hatırlarsan sana iki şey söylemiştim. "Gitmeye değer hiçbir yere kestirme yol yoktur", ve "Sparta'ya ulaştığında verdiğin tüm emeklere değecek" demiştim. Adım adım ilerleyerek buraya geldin, kendinle gurur duyabilirsin. 


Koşucular yarışta çektikleri acıları bir süre sonra hemen unutup tekrar yarışlara kaydolduklarını söylerler. Bu doğru olsa da bence beyin bilinç altında yapılan işi bir süre değerlendiriyor. Sonuçta eğer bir yarışın sonundaki tatmin duygusu ve size kattıkları, o yarış için verdiğiniz toplam emekten büyükse bir daha katılmayı düşünüyorsunuz. Yoksa acı çekmenin daha kolay yöntemleri var ve kimsenin bunu acı çekmeyi sevdiği için yaptığını sanmıyorum. 

Zatopek, "Bugün biraz öleceğiz!" dediği Montreal'deki maratonu 6. sırada bitirip finişte yere yığılmıştı. Bizler haliyle o seviyelerin uzağında olsak da ben de Spartathlon'a başlarken start noktasındaki herkes gibi 36 saat boyunca biraz öleceğimi gayet iyi biliyorum. Ama en iyisinden en kötüsüne tüm duyguları en yoğun şekilde yaşadığım, belki de yaşadığımı gerçekten hissettiğim anlar bu saatler oluyor. 

Hayatta her deneyimin bir bedeli var. Eğer kendinizi tanımak, baskı altında kim olduğunuzu görüp kafanızdaki korkularla yüzleşmek ve yaşama bakışınızı değiştirecek yeni bir şeyler öğrenmek istiyorsanız, bu ödenmesi gereken küçük bir bedel. Bizler genel görüşün aksine sağlıklı yaşamak için koşmuyoruz. İstediğimiz gibi koşabilmek için sağlıklı yaşamak zorunda olduğumuzu biliyoruz ve yıl boyu bunun gerektirdiklerini yapmaya gayret ediyoruz. Dolayısı ile, evet, bu yarışları koşarken biraz ölüyoruz ama yılın geri kalan zamanında hayatımızı her yönüyle daha dolu ve daha düzgün yaşamaya çalışıyoruz. 

Benim baktığım yerden bu hiç de fena bir değiş tokuş gibi gözükmüyor. 

Tüm Sonuçlar

Aytuğ'un raporu

Önceki yılların raporları





Aytug, 2014'te ilk finişimin son metrelerini videoya çekiyordu. O zaman bu resimde bir Spartatlet vardı. Artık iki tane var.

6 yorum:

  1. Elinize, ayağınıza sağlık hocam. Ne güzel yazıyorsunuz, yarışı bizede yaşatıyorsunuz. Mental gelişim açısından verdiğiniz bilgilerden, tecrübelerinizden ben kendi adıma çok faydalanıyorum. Teşekkürler.

    YanıtlaSil
  2. Aykut hocam, soluksuz okudum. Tekrar tebrik ediyorum bu büyük başarınız için. Koşuya başlayalı 1 sene olan benim için bir ilham kaynağısınız.Teşekkürler.

    YanıtlaSil
  3. Gözlerim doldu okurken birkaç kez. Tebrikler.

    YanıtlaSil
  4. Sizi de kardeşiniz Aytuğ ve Mert beyi de ayrı ayrı tebrik ediyorum. Hepimize ( koşu alemine) ilham kaynağı ve Önder oluyorsunuz. Bilgi ve tecrübelerinizi paylaştığınız için müteşekkiriz.

    YanıtlaSil
  5. Kitabınızı ve raporlarınızı tüm dayanıklılık sporları ile ilgilenen arkadaşlara tavsiye ediyorum, elinize yüreğinize sağlık.

    YanıtlaSil