3 Ekim 2014 Cuma

Spartathlon 2014 Yarış Raporu

There are ultras. There are many. Then there is Spartathlon. Spartathlon is Spartathlon. Simply. That's it. If you don't go and see, you cannot understand how it is. - Alessia De Matteis
Spartathlon’u yazıyla anlatmak inanın çok kolay değil. Gerçekten gidip yaşamak gerek. Ama deneyeceğim. Eğer bu yarış hakkında iyi bir bilginiz yoksa ve daha önce okumadıysanız önceki iki yazımı okumanızı öneririm çünkü ancak o zaman bu yazı size gerçek anlamda bir şeyler ifade edebilir. Bu rapor yeterince uzun ve o yazılarda yazdığım şeyleri burada tekrar etmeyeceğim. 
Spartathlon (Genel bilgi)
Sparta'ya Giden Yol (Bilgi + yarışa hazırlık periyodum).



Foto: Nikolaos Petalas

DESTEK EKİBİ

Spartathlon’da her birinin ayrı zaman limiti olan tam 75 kontrol noktası var. Eğer isterseniz bunların her birine götürülmesi için bir şeyler bırakabilirsiniz ve kimseye ihtiyacınız olmadan koşabilirsiniz. Ama bu planlamayı net şekilde yapabilmek için parkuru iyi bilmek, yarışı önceden koşmuş olmak çok önemli kriterler. Bunun haricinde parkurda önceden belirlenmiş 14 noktada koşucuların, eğer varsa, destek ekipleri ile buluşmasına izin veriliyor. Spartathlon’da koşacağımın açıklanmasından hemen sonra kardeşim Aytuğ bana destek için gelmeye karar verdi. Aynı şekilde birçok arkadaşım da destek ekibinde yer almak için benle temasa geçtiler. Suna ilk günden itibaren ekipte olmak için son derece istekliydi. Alessia’nın da katılması ile Türkiye Spartathlon destek ekibi şekillendi. Aytuğ’u bir kenara koyarsam her ikisi de daha önce yakından tanıdığım ve sonuna kadar güvendiğim dostlardı ve bu iş için doğru insanlar olduklarından bir an bile kuşku duymadım.

Suna, bir destek ekibi üyesinin gözünden yarışı anlatan, ilerde koşacak ve destek olacaklara ışık tutacak mükemmel bir yazı yazdı. (Tamamını burada okuyabilirsiniz.) Orada da dediği gibi bu işte koşucunun ekibe, ekibin de koşucuya 100% güven duyması hayati derecede önemli. Aradaki en ufak bir kuşku kartopu gibi büyüyerek olumsuz sonuçlara yol açabilir.

Pavlos, Suna, Alessia, Aytuğ. Foto:?

Alessia ve Suna. Arabanın arka ve arka yan camına "Spartathlon Support Car" yazan iki çıkartma koyuyorsunuz, ardından tüm kapılar size açılıyor.
Onlara bu yarışın kendisini veya önemini anlatmama gerek yoktu. Kendileri yeterince araştırma yapmışlardı ve ultra maraton dünyasındaki önemini benim kadar iyi biliyorlardı. Ben de bu sebeple yarıştan önce kendilerine e-posta gönderip benim onlardan neler beklediğim konusunu olabildiğince detaylı şekilde anlattım ve karşılıklı fikir alışverişi yaptık. Aynı şekilde yarıştan önce hep beraber toplantılar yaparak yarış stratejimi anlattım, hedef zamanlarımı paylaştım, hangi noktada neye ihtiyacım olacağını düşündüğüme kadar her noktayı tek tek ele aldık. Olabilecek senaryoları ve bunlara karşı nasıl tepki vereceğimizi konuştuk. Tüm bunlar birbirimize olan karşılıklı güveni perçinledi. Ben onlara ne kadar güveniyorsam onlar da benim yarışı bitirebileceğime en az benim kadar inandılar. Şundan emin olabilirsiniz ki bu yarışta destek ekibinde bulunmak son derece ciddiyet gerektiren, büyük sorumluluk ve fedâkarlık isteyen çok yorucu bir görev.

YARIŞ ÖNCESİ

Atina’ya Çarşamba günü öğle saatlerinde ulaştım. Spartathlon’un 450 euroluk kayıt ücreti var. Bu ilk planda size yüksek gözükse de içeriğine ve size sağladıklarına baktığınızda bence yurtdışındaki en mükemmel paketlerden biri. Bu ücret size şunları ücretsiz sağlıyor. 
  • 246km boyunca size 75 istasyonda yiyecek, içecek, lojistik ve tıbbi yardım desteği. 
  • Atina ve Sparta’daki 3 ve 4 yıldızlı otellerde 6 gece boyunca konaklama.
  • Bu otellerde 6 gün boyunca sabah, öğle ve akşam olmak üzere tüm yemekler. 
  • Kaldığınız otelden Acropolis’deki start noktasına transfer, 
  • Yarış sonunda Sparta’dan Atina’ya transferler. 
  • Cumartesi gecesi Sparta'da ödül törenine katılım. 
  • Pazar günü Sparta Belediye Başkanı’nın çok güzel bir mekanda koşucuların onuruna verdiği özel yemeğe ücretsiz katılım.
  • Pazartesi gecesi Atina’nın en görkemli salonlarından birinde açık büfe yemekle birlikte resmi kapanış seremonisine ücretsiz katılım. 
  • Birisi katılan herkese, birisi sadece bitirenlere verilen iki teknik tişört, şapka, 
  • Biri normal boyutta birisi avuç içi kadar iki madalya 
  • Bitirme sertifikaları.
  • 1983'den 2014'e yarışın gelişimini anlatan DVD.
  • Yarış fotoğrafları
  • Ve tabii dünyanın bir numaralı yol ultra maratonunda koşma şansı. 
Kısacası bu fiyata sadece ulaşım masrafı ekleyip (ki erken alırsanız Atina’ya gidiş geliş 300TL’ye uçak bulabilirsiniz) başka tek kuruş harcamadan dönmeniz mümkün.

Tüm koşucular Atina’nın 20km kadar güneyindeki sahil kıyısında bulunan Glyfada bölgesindeki birbirine en fazla 500m mesafedeki 5-6 otele ülkelerinin katılım sayılarına göre yerleştiriliyorlar. Benim otelimde Fransa, Polonya, İsveç, Norveç, Hollanda başta olmak üzere 6-7 ülkeden yaklaşık 50 koşucu yerleştirilmişti. Kalacak yeri organizasyonun belirlemesi herkesi birarada tutuyor ve 6 gün boyunca bir aile ortamı oluşuyor. Böylece yarışı onlarca kez koşmuş, dünyada yapmadık iş bırakmamış insanlarla aynı masalarda yemek yiyip aynı havayı koklama şansınız oluyor.

Yolculuktan önceki gün toparlanmaya çalıyorum. Bu daha buzdağının görünen kısmı. 
Yarış Cuma sabah 7'de başlayacaktı. Çarşamba günü otele ulaşır ulaşmaz ücretsiz öğle yemeğinden faydalanıp odama yerleştikten sonra fazla vakit kaybetmeden kayıt işlemlerinin yapılacağı 500m uzaktaki merkez otele gittim. İşlemler sorunsuz tamamlandı. Katılan herkese verilen göğüs numarası, yarış kimlik kartı, tişört ve yarışla ilgili kural ve uyarıları içeren dökümanlardan oluşan kitimi aldım. Ayrıca destek ekibi olup araba kullanacak olanlara verilen arabaya yapıştırılacak çıkartmaları aldım. Destek ekibinin bana anlattıklarından söylüyorum: Bu çıkartmaları arabaya yapıştırdığınızda Yunanistan’da ayrıcalıklı insan statüsüne ulaşıyorsunuz. Otoyollarda sizden para alınmıyor, istediğiniz yere park edebiliyorsunuz, polisler size yolları açıyor, kapatılan yollardan geçmenize izin veriyor, tüm halk destek oluyor.

Kayıt esnasında sanırım Atina Üniversitesi adına çalışan araştırmacılar bu mesafenin insan vücudu üzerindeki etkisi üzerine bir araştırma yaptıklarını ve gönüllü olup olmak istemeyeceğimi sordular. Yarıştan önce az bir miktar alacakları kan değerlerini yarıştan hemen sonra alacakları kandaki değerlerle karşılaştıracaklardı. Birçok yarışmacı gibi ben de bu araştırma için gönüllü olarak az miktarda kan verdim. Sonuçlar değerlendirildiğinde bana e-posta ile gönderilecek.

Günün geri kalanında tanıştığım koşucularla sohbet ettim, yapılması gereken hazırlıkları tamamladım ve otelin terasındaki havuz kenarında sessiz ve huzurlu bir ortamda gözlerimi kapatıp son zihinsel antrenmanlarımı yaptım.

Burada tanıştığım kişileri, bu yarışa katılan insanları ve yaptıkları şeyleri saymaya kalksam inanın bu yazının sonu gelmez. Bu tartışmasız dünyanın en iyi yol ultracılarını biraraya getiren yarış. Dünyada en zor olduğunu düşündüğünüz ultraları düşünün, katılanların önemli bölümündeki standart profil ondan 3 tane bundan 4 tane yapıp araya 3-5 tane de 24-48-72 saat yarışı atıp gelenler. Bu yarışı onlarca kez bitiren, 20’den fazla kez katılan efsaneleri saymıyorum bile. 

Konuştuğum herkes son derece mütevazi ve cesaretlendiriciydi ama yarışın her zaman ve herkes için çok zor olacağını söylediler. Buraya yıllar boyu tekrak tekrar gelmelerinin sebebinin bu yarışı bitirmekten aldıkları hazzı başka yerde bulamamaları olduğunu tekrarladılar.  Onların yanında bir stajyer bile sayılamam ama bu insanlarla birlikte koşacak olmak kendime güvenimi azaltmadı, tam tersine buraya gelebildiğim için beni cesaretlendirdi. Kendi ölçeğimde bu yarışa hazırlanmak için ne yapılması gerekiyorsa yaptığıma inanıyordum ve bunun da yeterli olacağına kendimi 100% inandırmıştım.



Destek ekibinin de Atina’ya ulaşması ile Perşembe günü hep beraber kahvaltı yaptık. Ardından son toplantıları yaparak aklımızdaki her şeyi netleştirdik. Bu arada Yunanlı dostlarımız Pavlos ve Dimitris kendileri yarışı daha önce koşmamış olsalar da parkuru çok iyi bilen ve destek ekibinde görev yapmış kişiler olarak bize çok faydalı ipuçları verdiler. Hatta Spartathlon’u 23 defa koşup 13 defa bitiren Yunanlı Marios Fournaris, Suna vasıtasıyla bana cep telefonunu ulaştırdı ve ne istersem sorabileceğimi söyledi. (23 defa koşan birine soracak neyim olabilir diye düşünmedim değil). 149km’deki kontrol noktasında gönüllü olarak görev yapacak olan organizasyondan Nikolaos ise yine beni hiç tanımamasına rağmen facebook üzerinden buldu ve her konuda yardım edebileceğini söyledi. Organizasyonun en tepesindeki isimlerden Papadimitriou ilk andan Yunanistan’dan ayrılana kadar bana özel ilgi gösterdi. Destek ekibi de yarış boyunca Türk olarak ekstra ilgi ve alâka gördüklerini söylediler. Anlayacağınız Yunanistan’da el üstünde tutulduk.

Perşembe günü akşamüstü yarışla ilgili son hatırlatmaların ve kuralların konuşulacağı resmi brifing vardı. Bu brifing Yunanca, İngilizce ve Japonca olarak üç dilde ayrı saatlerde yapılıyor. Biz haliyle İngilizce brifingte yerimize aldıktan sonra otele döndük. Akşam yemeği ile birlikte yatmadan önce yapılacak önemli bir iş daha vardı. O da yanımızda getirdiğimiz Yunanistan haritası yüklü olan araba GPS’sine destek ekibi ile buluşacağım 14 noktanın koordinatlarını girmek. Aslında tüm parkur asfalt üzerindeki boyalarla işaretli ama belli noktalara araba girmediği için arabaların farklı yoldan gitmesi gerekli ve bunun yarış esnasında destek ekibi üzerinde ekstra bir stres yaratmaması için 14 noktanın koordinatlarını bulup girmeye karar verdik. Böylece resmi yarış kitapçığındaki kontrol noktası bilgileri, google maps ve Suna’nın Yunanca bilgisini kullanarak hep beraber bu işi de hallettik. Yarış sonunda bunun kritik bir hamle olduğu konusunda herkes hemfikirdi çünkü işaretlerin net olmadığı noktaları bile elleriyle koymuş gibi bulduklarını söylediler.

Brifing: Foto: advendure.com
Yarış Cuma sabahı 7’de başlayacaktı. Saat 5’te otelde kahvaltı vardı ve 6’da otellerin önünden otobüsler hareket ederek start noktası olan Acropolis’e koşucuları götürecekti. Akşam 21:30 gibi yataktaydım. Gece benim için her büyük yarıştan önce olduğu gibi geçti. Derin uyabildiğim zaman 3 saatten fazla olmadı. Geri kalan bölüm uyumaya çalışmak ve beynimin son hesaplamaları yapması ile geçti. Eskiden son gece uyuyamamak beni psikolojik olarak olumsuz etkilerdi ama artık buna alıştım kafama takmıyorum. Yine de bu üzerinde düşünmem gereken ve bir çaresi varsa bulmam gereken bir durum.

STRATEJİ

Yarış öncesi destek ekibine belli bir noktaya kadar ideal zamanları söylemiştim. İlk maraton 3:45-4:00 arasında, 80K’yı 7:55-8:15 arasında gecmeyi hedefliyordum. Nerede kafa fenerini almayı hedeflediğimi, nerede gece kıyafetlerine geçeceğimi, nerede tekrar soyunacağımı vs. vs. Yarıştaki 75 istasyonun hepsinde ayrı ayrı önceden açıklanan zaman limitleri var. 80K’daki limit 9 saat 30 dakika. Bu yarışta daha deneyimli olanlar biraz daha yavaş başlayıp o hızı yarışın son 50-60km’sine kadar korumayı hedefliyorlar. Ama bunun için bu mesafede ve ASFALTTA deneyimli olmak, parkuru önceden koşmuş olmak önemli faktörler. Bu Spartathlon’da ve asfaltta ilk denemem olduğu için ve asfaltın topraktan çok daha farklı olan etkisinin bacaklarda oluşturacağı tahribatla deneyimli olanlardan daha fazla yavaşlayacağımı öngörmüştüm. Bu yüzden ilk yarıda zaman limiti üzerinde kontrollü bir tampon yaratıp, onu yarışın sonuna kadar olabildiğince korumayı hedefledim.

Spartathlon’un dünya çapında bu derece ün yapmasındaki temel sebep 246km’lik uzunluğu değil. (Evet bu cümlenin kulağa saçma geldiğinin farkındayım ama bekleyin). Esas sebep başka bir yarışta olmadığı kadar sıkı zaman limitleri. Yarış sonrasında bir Japon grubu ile konuşuyordum. Bana Japonya’da da 20 yıldır yapılan 250km’lik Sakura Michi ultra maratonu olduğunu ama onu her sene “rahat” bitirenlerin önemli bir kısmının Spartathlon’da 160.km’yi bile geçemeden zaman limitine yakalandıklarını anlattılar. Japonya’dan bu kadar insanın buraya gelmesindeki temel sebebin buradaki parkurun ve zaman limitlerinin zorluğu olduğunu söylediler.

Yarıştan önce Ilgaz’la bir toplantı yapıp eğim grafiği oluşturduk. Bunun ismi eğim grafiği ama “zaman limiti grafiği” demek daha doğru olur. 75 tanenin hepsini yazmak ve takip etmek çok zor olacağı için 14 ana noktayı kullandık.  Bu da hem bana hem de destek ekibine yarış boyunca ne durumda olduğumu değerlendirmek için çok yardımcı oldu.


Ilgaz'ın hazırladığı zaman limiti grafikleri. Bunlardan 80K'dan başlayanı yanıma aldım. 
75 istasyon için 75 tane kutu var. Hangi malzemeye nerede ulaşmak istiyorsanız o kutuya bırak

Klasik bir kontrol noktası masası.

YARIŞ - 0-80K

Cuma sabahı 04:30 sularında kalkıyorum, kahvaltı, ardından son hazırlıklar. 6’da otobüslere biniyoruz ve hareket ediyoruz. Yaklaşık 25 dakikalık yolculukta bir Fransız yanıma oturuyor. Geçen sene 223.km’de bacaklarının kasılıp kitlendiğini ve adım atamaz hale gelince sağlık ekibinin yarıştan aldığını söylüyor. Otobüste herkesin rahat ve neşeli hali bana bir an başına geleceklerden habersiz kesilmeye götürülen kurbanlık koyunları hatırlatıyor. Akropolis’e ulaştığımızda etrafta çeşitli kamera ekipleri çekimler yaparken yağmur çiseliyor. Beklerken ince bir rüzgarlık giyiyorum. Yine sanki bir 5k yarışına başlayacakmışız gibi rahat bir ortam var. Ekiple vedalaşıyoruz ve start noktasında yerimi alıyorum. Etrafıma bakıp atmosferi içime çekiyorum ve yıllardır koşmayı hayal ettiğim yarışta olduğumu kendime hatırlatıyorum. Son birkaç dakikam garip şekilde çok rahat ve huzurlu geçiyor.

Start noktasına giden otobüsün içi
Foto: advendure.com
Son 6-7 dakika Foto. Alessia
Ve bir anda başlıyor. Saat tam 07:00’de 380 kişi 246km uzaktaki Sparta meydanında bizi bekleyen Kral Leonidas’a mesajı ulaştırmak için alkışlar, bağırışlar arasında yola çıkıyoruz. İlk 2 kilometre parke taşında yokuş aşağı koşuyorsunuz, yağmurla ıslanan taşlarda bir şanssızlık yaşamamak için herkes temkinli gidiyor. Sonra Atina’nın ana yollarında koşmaya başlıyoruz. İlk kilometrelerde şeritlerin birini kapatmışlar, yolun sağından gidiyoruz. İş günü, herkes işe yetişme telaşı ile yollarda. Otobüs duraklarında insanlar beklerken bizi görüp alkışlıyorlar. Bir süre böyle devam ettikten sonra karşıdan koşarak birinin geldiğini görüyorum, niye geri koşuyor ki diye düşünüyorum. Sonra bakıyorum göğüs numarası yok, sabah koşusuna çıkan biri olduğunu anlıyorum. Bizleri selamlayıp yoluna devam ediyor. Durumun absürdlüğü beni güldürüyor.

Yarıştan sonra birçok kişi Atina’nın içinden çıkılan ilk 30km’nin zevksiz olduğunu söyleyecek ama benim için problem yok. Aylardır İstanbul’un Anadolu yakasındaki ara sokakları tek tek arşınlayan biri olarak, çok büyük bölümü saygılı sürücülerden oluşan, polislerin işini çok iyi yaptığı, insanların destek verdiği, daha önce koşmadığım sokaklarda koşmak büyük lüks. 10.km civarında bir otoyola bağlanıyoruz, yolun karşısına geçmemiz için polisler karşı tarafı kapatmış, arka tarafa doğru en az 1km araba kuyruğu olmuş ama kimse kornaya basmıyor. Arada destek kornası olduğunu anladığınız sesler duyuyorsunuz ve insanlar arabaların içinden alkışlıyorlar. Evet bunlar İstanbul’dan gelen biri için büyük lüks. Bu yarışın Yunanistan halkı için önemini anlamanız için gerçekten görmeniz gerek. 

Yarış öncesinde kalftaki ağrının iyice geçmesi için 3 hafta her zamankinden daha agresif bir taper yapma kararı almıştım. Aylarca yüksek kilometrenin üzerine dinlenmiş vücutla ilk kilometreler yağ gibi akıyor, göz açıp kapayıncaya kadar ilk yarı maraton bitiyor. Kısa süre sonra bir ilkokulun önünden geçiyoruz. Öğretmenleri öğrencileri dışarı çıkarmış. Sıraya dizilmişler, gelen koşucuları alkışlayıp el çakıyorlar. Bu çocukların her sene bunu yaptığını, 32 yıldır en az iki neslin bu yarışla büyüdüğünü, bunun onların hayata bakışlarını nasıl değiştirip ufuklarını ne kadar genişlettiğini düşünüyorum. Ben ilkokulda böyle bir deneyim yaşasaydım acaba ne olurdu?

Okullardan gelen çocuklar. Foto:advendure.com
Şansımıza hava kapalı, henüz güneş yok. 25-35k arasında bir ara deniz kenarından koşuyoruz ve rüzgar hızlanıp karşıdan esmeye başlıyor ama Çeşme’nin rüzgarına alışık biri olarak fazla farkına varmıyorum. İlk maratonun sonunda destek ekibini ilk kez göreceğim. İlk maraton İstanbul Maratonu ayarında birkaç çıkış hariç gayet  düz bir maraton ve tam söylediğim gibi 3 saat 45 dakikada kontrol noktasındayım. Burası Mecara adında ufak bir kasaba.

25-30k civarlari. Foto: advendure.com

İlk maraton tamam, kaldı 5 tane. Hemen arkada Dean Karnazes. Foto: Alessia
İstasyona gelirken bundan tam 5 yıl önce koşmaya yeni başlayıp, 2.5 ay sonra Avrasya Maratonu’nu 4:24’te bitirebildiğim aklıma geliyor. O zaman bana 100m daha koş deseler koşamazdım, şimdi bundan 5 tane daha koşup arada da bir dağa çıkıp ineceğimi düşünüyorum. Vücudumu ve zihnimi aradan geçen zamanda bunu deneyebilecek pozisyona getirmiş olmak bana güç verip motive ediyor. Havanın öğleden sonra ısınmasını beklediğim için istasyonda el mataramı alıyorum ve vakit kaybetmeden 80k’da görüşmek üzere vedalaşıp ayrılıyoruz.

İstasyondan çıktıktan 2-3km sonra gök gürlemeye başlıyor ve çok şiddetli bir yağmur tepemizden üzerimize boşalıyor. Yaklaşık bir kilometre uzunluğundaki ilk ciddi yokuş burada. Yağmurla hızlanan rüzgar karşıdan gelirken birisi arkama geliyor. Birkaç dakika boyunca ayrılmayınca kendisini rüzgardan koruyup benden faydalanmaya çalıştığını anlıyorum. Kulağımda kulaklık olsa önemli değil ama ayak sesleri sinirimi bozmaya başlıyor ve çiş yapıyormuş gibi durup geçmesini bekliyorum. Bunu sakın başkasına sen yapma çünkü çok sinir bozucu diye kendime not düşüyorum.

50-55k civarlarında sol tarafımıza denizi aldığımız inişli çıkışlı yerlerden geçiyoruz, ikinci maratonda bir asfalt koşusu için hiç de fena olmayan iniş çıkışlar başlıyor. Bu bölümlerde bir süre kendimi iyi hissetmiyorum. Artık bacaklar yavaş yavaş mesafeyi hissetmeye başlıyor, oradan buradan ilk sinyaller gelmeye başladıkça beynim daha önünde 200km olduğunu kulağıma fısıldıyor. Bir süre sonra kendimi tekrar iyi hissedeceğimi söyleyip bu fısıltıları pozitif düşüncelerle boğmaya çalışıyorum.


50-55K civarları. İlk enerji bitiyor, yavaş yavaş mesafenin büyüklüğü üstünüze çökmeye başlıyor. Foto: Alessia
Bu arada yarış sonuna kadar kendi kendime tekrar edeceğim bir söz spontane şekilde bir anda ortaya çıkıyor. “Spartathlon’da koşuyorsun, ne olmasını bekliyordun? “ Bunu kafamda birkaç kez tekrarlıyorum ve beynim buna karşı bir cevap üretemiyor. Evet, ne bekliyordum, güle oynaya koşup bitirmeyi mi? İlerde bunların kimbilir kaç katı olacak ama bunların hepsine hazırlıklıyım diye kendimi motive ediyorum. Daha zorlu anlarda beynime karşı kullanabilecek yeni bir silah bulmuş olmak beni mutlu ediyor. Evet, ultra maraton koşmak küçük şeylerden mutlu olabilme oyunu ve bulduğunuzda fırsatı kaçırmamalısınız.

10k kadar biraz zorlu geçtikten sonra 65K’tan sonra işler tekrar yoluna giriyor, 80k’ya ulaşacak olmanın motivasyonu ile rahat ilerliyorum. Artık güneş çıkıyor, yaz boyu sıcakta antrenman yapmış biri olarakhava beni henüz çok etkilemiyor ama güneş yakıcı. Corinth 80K kritik ve her sene birçok kişinin yarışı bıraktığı bir istasyon. Bırakmasının sebebi daha gidemeyecek olmalarından değil. Tempolu bir 80k koştuktan sonra önlerinde daha 165k olduğunu bilmenin ve bu zaman limiti içinde bunun altından kalkmanın zor bir kavram olmasından dolayı. Yarıştan önce Ilgaz’la iki tane zaman grafiği yapmıştık. Birisi bütün parkuru kapsıyordu. Birisi 80K’dan başlıyordu. Ben 80K’dan başlayanı yanıma aldım çünkü beynime ilk 80K’nın daha henüz“ısınma” olduğunu dikte etmek istiyordum. Böylece 80k’nın yarışın gerçek başlangıç noktası olduğuna kendimi inandırmaya çalışacaktım.

Önce Isthmos köprüsünden geçip ilerledikten sonra 7 saat 43 dakikada 80K halısından geçiyorum. Çok güvendiğim yol arkadaşım Suunto Ambit 2 istasyonlar arasındaki mesafeyi metresine kadar doğru ölçüyor ve ilk 80’de yaklaşık +800m tırmanış gösteriyor. Hesaptan biraz hızlı ama kendimi gayet iyi hissediyorum, ayrıca hava şartları da son birkaç saate kadar yanımızdaydı. Burda ilk kez pilav var, hemen yiyorum. Saatlerdir gerçek yemek görmeyen midemi toparlıyor. Quad kaslarım asfaltın etkisiyle çok sertleşmeye başladığından buz koyuyorum. Burada 10-15dk tazelenmeyi hakettim. Ekiple hızlıca bir durum değerlendirmesi yapıyoruz. Pit alanına girmiş Formula 1 arabası gibi etrafımda dolaşıp yardım ediyorlar. Her şeyin yolunda olduğunu, ısınmanın bitip artık gerçek yarışın başladığını söylüyorum. Beni motive edip uğurluyorlar.

60-65K civarları. Hava iyice ısınınca Dean ile birlikte kovalardaki süngerlerle serinlemeye çalışıyoruz. 
Isthmos koprusu. Photo: Spartathlon
80K halısından geçerken Dimitris kutluyor. Foto: Alessia
Quadilar katılaşmaya başladı. Pilav yerken 10dk buzluyorum. Foto: Alessia/Suna
80-160K

Pilavı ve diğer yediklerimi sindirmek için ilk kilometrelerde hızlı yürüme ve yavaş jog moduna dönüyorum. Isınmayı sorunsuz atlattığım için kendimi kutlayıp  artık gerçek yarışın başladığını kendime söylüyorum. Yürüyüşe döndüğümde anlık hızımı saatten takip edip 8:30dk/km hızında tutmaya çalışıyorum, 9’un üzerine çıkmasına kesinlikle izin vermeyeceğimi yarış öncesi beynimle müzakere edip mutabakata varmıştık. Limit üzerinde yaklaşık 1.5 saatlik bir avantajım var ve bunu yarışın sonuna kadar korumam gerekli. Üzüm bağlarının olduğu bölgelerden geçerken hava çok ısındığı için devamlı cips, bisküvi gibi tuzlu besinler almaya başlıyorum, istasyonlarda Isostar var, her bulduğum yerde içiyorum, tadı çok güzel geliyor.

95. km’ye doğru giderken bir sorun hissediyorum, yeterince sıvı aldığımı düşünmeme rağmen derim kupkuru oluyor, koşmakta zorlanıyorum. Dehidre olduğumu anlıyorum. Bir süre zor ilerliyorum. Sonunda sebebini buluyorum. Tuz tableti, patates cipsleri ve tamamen acemice bir hata ile çok fazla Isostar içtiğim için vücudumda büyük tuz fazlası var. Bundan sonra uzunca bir süre sadece su içmeyi kendime hatırlatıyorum ama 102K’daki Zevgolatia köyüne canım biraz sıkkın geliyorum. Buraya gelirken moralimi yükselten tek bir şey oluyor. O da köyün girişinde küçük çocuklar ellerinde defter kalemle koşucuları bekleyip imza istiyorlar. Şaka gibi bir durum. Bu yarışın kasabalardaki, köylerdeki halk üzerindeki önemini görmeniz gerek. Durup birkaç tanesine imza veriyorum, sanki bir rock yıldızından imza almış gibi sevinçliler. İstasyonda Alessia da su içmeye devam etmemi hatırlatıyor. Öyle yapıyorum, 1.5 saat boyunca bol bol ve sadece su içiyorum. Üstüste üç defa çiş yaparak fazla tuzu vücüdumdan atıp elektrolit dengesini tekrar sağlıyorum. Bir daha da böyle bir aptallık yapmama konusunda kendimi uyarıyorum.

Saat 19:40’ta, 115K civarlarında hava kararıyor ve 11 saatten fazla sürecek gece etabı başlıyor. Gözüm yarışın başından beri hep saatte, devamlı kafamda limitlerin neresinde olduğuma dair hesaplamalar yapıyorum. Düz yolda koşarken 6:30dk km’den yavaş olmayı, yürürken 8:45’den yavaş olmayı kendime yarış başından beri yasakladım. Yolun eğimine göre bu değerler değişiklik gösteriyor. Beynimi bir saniye bile boşaltamıyorum, kafamda bitmeyen hesaplamalar var.

Gece koşmayı seviyorum, sadece fenerin ışığı altında olan yerleri görmek insanın kafasını başka şeylerden alıyor. Geceyle birlikte sessizlik de geliyor. Sessizlikle birlikte yalnızlık duygusu da. Asfalt ama köy yollarındayız ve arada bir geçen destek arabalarından başka sadece köpek havlamaları sessizliği bozuyor. 


Bu zamana kadar iyi dayandım ama müziksizlik (Spartathlon’da her türlü mp3 oynatıcı, radyo, kısacası müzik dinlemek yasak) artık etkisini göstermeye başlıyor. Uzunca bir süredir kafamda kendi kendime söylemek için şarkılar düşünüyorum ama bir türlü aklıma şarkı gelmiyor. Yanlız koşularının istisnasız hepsini müzik dinleyerek yapan birinin aklına şarkı gelmemesi mümkün mü? Yarış sonrasında İngilizlerle konuştum onlar da aynı şeyi söylediler. İlginç bir durum ama sanırım bir açıklaması var çünkü beni en çok etkileyen hayatta kalma hikayelerinden biri olan Joe Simpson’ın Peru dağlarındaki hikayesini anlatan Touching the Void aklıma geliyor. Onda da dağda bacağı kırık halde mahsur kalan Simpson’ın aklına bir Boney M şarkısından başka bir şarkı gelmiyordu ve günlerce aynı şarkıyı söylüyordu.

Benim aklıma gelen tek şarkı ise Queen’den I Want to Break Free. Queen en sevdiğim gruplardan ama bundan daha fazla sevdiğim şarkıları var, neden bu şarkı? Bilmiyorum. Ama işe yarıyor. Kafamda döne döne söyleyip duruyorum. Yarışın mesafe olarak orta noktası olan Nemea’yı (124K) 13:45’te geçiyorum. Bu yarışın "kolay" yarısı idi. İlk yarıda yaklaşık +1200m tırmanış var. İkinci yarıda bu yaklaşık +2300m olacak. Plandan hızlı ama oturup dert edecek halim yok, göreceli olarak iyi durumdayım. Doğal yorgunluk, bağırsak problem başlangıcı, ayak parmaklarında sorunlar dışında büyük bir problem yok. Gerçek yemek yiyememenin etkisiyle midem ve bağırsaklar ara ara yokluyor. En büyük zorluğu çorbasızlıktan çekiyorum. Başka yarışlarda bazen sadece çorba ile beslenen ben, buradaki çorbaları içemiyorum. Abur cubur yemek artık itici gelmeye başlıyor.

148K’daki istasyonun mental olarak bir önemi var. Her istasyonda aşağıdaki resimdeki gibi tabelalar var ve burada kaçıncı kilometre olduğu, sonraki istasyona ne kadar kaldığı ve Sparta’ya kaç kilometre kaldığı yazılıyor. Tabii zaman limitleri var ve bunlar istisnasız uygulanıyor. İlk defa bu istasyonda Sparta’ya kalan kilometre sayısı çift hanelere iniyor. Ve şuna inanın ki burada yazan mesafe metresine kadar doğru. Sonraki istasyona 4.2km var yazıyorsa, bu 4 veya 4.4km olmuyor, tam doğru çıkıyor. 32 yıllık tecrübe artık hata yapmıyor.

Spartathlon'da bunlardan 74 tane göreceksiniz. 75. nokta Kral Leonidas heykeli. 
Burada midemin hoşuna gitmese de zorla büyük bir çorba içip iyi besleniyorum. Bundan sonra 160K’ya kadar dağın eteğine asfalttan tırmanış, ardından da dağın kendisi var. İstasyondan hemen sonra birisinin yanından geçiyorum. Arkadan sesleniyor “Hey! İngilizce biliyor musun?” “Evet” diyorum. Bir süre biriyle birlikte koşmak ve konuşmak istediğini söylüyor.  Elimizden geldiğince hızlı olmaya devam ederek Wilma Dierx ile konuşmaya başlıyoruz. Geçen seneki Spartathlon’da kadınlarda dördüncü olduğunu, Hollanda ultra maraton takımında 24 saatte 224km ile en çok koşan kadın olduğunu, sayısız ultra maraton yarışında kürsüye çıktığını öğreniyorum. Bir ara “dağı aşınca biraz rahatlayıp tempoyu düşürebiliriz” herhalde diyorum ama ondan başka bir cevap geliyor. Bu yarışa iki kez katılıp bir kere bitirebildiğini, dağdan sonraki bölümün hiç de göründüğü gibi kolay olmayacağını, geçen sene dördüncü olurken son 50K'yı ancak 7 saatte koşabildiğini anlatıyor. Bu arada Türkiye’de bir süre Kayseri’de yaşadığını öğreniyorum.

155K civarlarına kadar devam edip iyi bir ikili oluyoruz. Bu yarışta kimseyle beraber koşma gibi bir amacım yok ama tempo iyi ve biriyle sohbet etmek bana müziksizliği unutturuyor. Önümüzde dağa kadar asfaltta 5km’lik dik tırmanış var. Wilma hayatımda gördüğüm en hızlı yürüyen insanlardan biri. Bu yarışta midemi bozmamak için kısıtlı jel kullandım ama dağa kadar enerjimi korumak ve geri kalmamak için ağzıma bir tane götürüyorum. Götürmemle birlikte 19 saattir pilav dışında gerçek yemek koyamadığım midem isyan ediyor ve her şeyi çıkarıyorum. Ya da çıkardığımı sanıyorum çünkü bundan sonraki 45 saniyede 3 defa daha kusuyorum. Ta ki çıkaracak bir şey kalmayana kadar. 

Bu bir ilk, daha önce hiçbir yarışta kusmadım. Wilma bu arada beni bekliyor ve “işte şimdi senle gerçek arkadaş olduk!” diye espri yapıyor. Kaybedecek vakit yok, 1.5 dakikalık gecikme yüzünden özür diliyorum ve hemen yola koyuluyoruz. Her şeye rağmen midem saatler sonra rahatlamış halde. Wilma “15 dakika bir şey yemeden midenin kendine gelmesini bekle, sonra hemen bir şeyler yemen gerek yoksa enerjin kalmaz” diye uyarıyor.

Midem resetlendi, şimdi son 4-5 saattir beni uğraştıran bağırsak problemi canımı sıkıyor. 160K’da dağ tırmanışının başlayacağı Mountain Base’e 19:5x’de geliyoruz. Buraya 20 saatin altında gelirsem çok iyi olur diye düşünmüştüm. Bunu başardığım için kendimi kutluyorum ama doğruyu söylemek gerekirse durumum pek iyi değil. Midem rahatladı ama enerjim sıfırlandı. Doğru düzgün bir yemek yemem şart. Ayaklarımdaki su/kan toplamaları ciddi boyutlara ulaştı, quadlarım her adımda bıçak saplanmış gibi acıyor. İstasyona girerken Wilma’ya benim burada tazelenmem için 15-20dk’ya ihtiyacım olacak diyorum ama “mümkün değil en fazla 5-6dk içinde ayrılmamız şart, dağı beraber geçmemiz lazım” diyor.

Korktuğum başıma geliyor, bu istasyonda abur cubur dışında yemek yok. Çorap değiştirmeye karar veriyorum ama ayaklarımın halini görmek istemiyorum. Mecburen çıkartıyorum, önceden bantlamış olmama ve bu yöntemin daha öncelerde işe yaramasına rağmen bu kez çorap deriyle birlikte geliyor, Suna’nın yardımıyla birkaç kan baloncuğunu patlatıp flasterliyoruz. Hava çok soğuk, dağın tepesi daha soğuk olacağı için kışlıkları giyerken Wilma “hadi gidiyoruz” diye beni çağırıyor. “Mümkün değil daha yemek yiyemedim” diyorum. Israr ediyor ama nafile. Yapması gerekeni yapıp yalnız başına devam ediyor.

Dag tırmanışına yaklaşırken. Foto: advendure.com
Giyinme faslından sonra halletmem gereken bir iş daha var, bağırsaklarımı boşaltmak. 160km asfaltta tempolu gittikten sonra çömelmeyi denediniz mi bilmiyorum ama dünyanın en kolay işi olmadığını size garanti edebilirim.  Yol kenarında bir yere gidiyorum ama bacaklarımı kıramıyorum. Aytuğ devreye giriyor ve abi kardeş kolay kolay unutamayacağımız bir şekilde bu işi başarıyoruz. Bu detaylara gerek var mı diye düşünüyorsanız, bu iş sadece güle oynaya koşmakla olmuyor, ultra maratonun gerçekleri bunlar.

Tüm bu işlerden sonra gitmeye hazırım. Nasıl olduğunu bilmiyorum ama o zamana kadar dişimden tırnağımdan arttırarak zaman limitlerinin 1.5-2 saat kadar üzerinde tuttuğum tamponum bir anda 1 saat seviyelerine iniyor. İşte Spartathlon’un gerçeği bu. Spartathlon'u diğer ultralardan ayıran gerçek bu. 18 saat boyunca kendi kapasitemin limitlerinde, planlarımı neredeyse harfiyen uygularak geldim ama son 1.5 saatte yaşadığım sorunlarla neredeyse bütün avantajımı bir anda kaybetme noktasındayım. Suna, Alessia ve Aytuğ ile vedalaşırken bana bir şey belli etmiyorlar ama yarıştan sonra en kötü durumda gözüktüğüm yerin burası olduğunu ve açıkçası bundan sonrası için ciddi şekilde endişelendiklerini söyleyecekler.
 
Dağa tırmanmaya başlarken bir sonraki istasyon olan Nestani’ye (172K) kadar olan bölümün yarışta kırılma noktası haline geldiğinin farkındayım. Bu bölümde  bir hata daha yaparsam son 15 saat tek bir hata yapma şansım bile kalmayacak ki bu da hemen hemen işimin bittiği anlamına gelecek. Yarıştan önce yüzlerce senaryoyu düşündüm ve bunlarla nasıl başa çıkabileceğimi planladım. Şimdi bunu gerçek hayatta uygulayayıp uygulayamayacağımı görme zamanı. Devamlı kendime “artık bundan daha kötü olacak pek bir şey kalmadı” diyorum. Yarış başında elektrolit dengen bozuldu, quadların beton kesildi, ayakların parçalandı, ilk defa kustun, bağırsakların problemli. Dağdan aşağı düşmek ve karşıdan gelen bir kamyonun altında kalmak dışında olabilecek hemen her şeyi yaşadın diye düşünüyorum. Bu düşünceler içimde küçük kıvılcımlar yakıyor ama bunları tutuşturmak  çok kolay değil.

Şunu vurgulamak gerek ki bu bir Hollywood filmi değil. Aklınıza gelen bir şeyle bir anda yeniden doğmuş gibi koşmaya başlayamıyorsunuz. Gerçek hayatta bu iş böyle yürümüyor. Bazen hiçbirşey işe yaramıyor gibi gözüküyor ama yine de bulabildiğiniz en küçük pozitif gelişmelere tutunmanız gerek. Eğer bu dirayeti ve kararlığı gösterebilirseniz bazen çok yavaş da olsa işler yoluna girmeye başlıyor. 

Önüme bakıyorum… Taşlık ve çok dik bir tırmanış, normal bir günde bile koşmam sözkonusu değil. Ama hızlı yürüyebildiğimi görüyorum. Bu tırmanışı daha önce görmedim ama kafamda burayı aylardır yüzlerce kez çıktım. Bir süre sonra birini geçiyorum, bu beni motive ediyor, önümdeki diğer fenere kitleniyorum. Bir süre sonra onu da yakalıyorum. Sonra ilerdekine kitleniyorum. Bir anda yarış moduna girdiğimi hissediyorum. Bu şekilde ne olduğunu anlamadan tepeye ulaşıyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse çok daha zoruna kendimi alıştırdığımdan olacak bana bu tırmanış kısa geliyor.  

Tepe felaket rüzgarlı, biraz su ve kola içip hemen inişe geçiyorum. Çok kaygan bir zemin ve tenis topu büyüklüğünde oynak taşlar var. Aşağı doğru birkaç kilometre içinde birçok fener ışığı görüyorum. Quadlarım isyan ediyor ama kulaklarımı tıkayıp koşmaya başlıyorum. Burada benden başka koşan kimse yok, birkaç tehlike atlatmama rağmen aşağıya inene kadar en az 10-12 kişiyi geçiyorum. Motivasyonum ve güvenim tekrar yükseliyor, işler yoluna girmeye başlıyor. Patikadan çıktıktan sonra istasyona kadar asfaltta düz ve iniş ağırlıklı bir bölüm var. Burada da fazla zaman kaybetmiyorum.

Ekiple aramızdaki haberleşme koduna göre istasyona 1km yaklaştığımda Suna’nın telefonunu 2 defa çaldırıp kapatıyorum. Bunun anlamı “her şey yolunda, 1km sonra istasyona geliyorum, hazırlanın”. Böylece onlar da ne zaman geleceğim diye düşünmek zorunda kalmadan biraz olsun dinlenme şansına sahip oluyorlar. Yaklaştıkça beni bu kadar erken gördüklerine şaşıracaklar diye düşünüp motive oluyorum. İstasyona 100m kala bir işareti görmeyip ters yöne koşarken arkadan bir kadın koşarak bağırıyor ve yanlış yolda olduğumu söylüyor. Bir saniyelik dikkatsizlikle bütün emeğim boşa gidecekti, tam anlamıyla direkten döndüm. 3 defa teşekkür edip doğru yoldan istasyona ulaşıyorum.

Tahmin ettiğim gibi ekip beni bu kadar erken ve bu kadar zinde gördüğüne çok şaşırıyor. Onların motivasyonun yükseldiğini görmek beni kamçılıyor. Tekrar tamponu 1 saat 45 dakika seviyelerine yükselttim ve burada 10-15dk kadar iyi yemek yiyip kendimi tazeliyorum. Yemeği hazmetmek için istasyondan çıktıktan sonra  2 kilometre 8:30 pace ile yürümeye karar veriyorum. Ardından 3K kadar yürü koş yaptıktan sonra 183K’ya kadar olan son 5-6km’yi tamamen koşuyorum. Buralarda bir yerlerde hava aydınlanıyor ve geceden gündüze geçiyoruz. Bu arada dağ çıkışında ayrıldığımız Wilma’yı da yakalayıp geçiyorum. Birlikte gitmek fena olmazdı ama momentumu yakalamışken kaybedemem. Spartathlon bu anlamda acımasız bir yarış. Bu kişisel bir şey değil, eğer bitirmek istiyorsanız kendi yarışınızı koşmak zorundasınız. Bu onu yarışta son görüşüm oluyor, yarışı 34:47’de bitirdiğini sonradan öğreneceğim.

Dağdan indikten sonra biraz makarna ile enerji bulmaya çalışırken. Foto: Alessia

183K İstasyonunda ekiple bir defa daha buluşuyoruz. 1 saat 45 dakikalık avantajımı koruyorum. Bu ilk bakışta iyi gibi gözükebilir ama bu avantajı koruyabilmek için her bölümde müthiş bir çaba göstermem gerekiyor. Bir taraftan “Bu işte kesin bir yanlışlık var, bu iş kadar zor olamaz” diyorum, öte taraftan “Ne bekliyordun, Spartathlon'da koşuyorsun, güle oynaya koşup bitirmeyi mi?” diye düşünüyorum. Bazen hesapları yanlış mı yapıyorum diye kendimden şüphe ediyorum, en kolay hesabı 3-4 defa yapıyorum. Ama hata yok. Bu çok başka bir yarış. 

I want to break free… Müziksizlik beni öldürüyor. Aynı şarkı saatlerdir dönüp duruyor. Kafamın içindeki hesaplar beni yiyip bitiriyor. 198K’ya kadar yol çok az iniş çıkışla, düz ağırlıklı olarak geliyor. Tabii artık o küçük denilen şeyler hiç de küçük gelmiyor. Sonra tam 5km sürecek kırıcı bir tırmanış başlıyor. O vakitte koşulabilecek bir eğim değil ve kırıcı olmasının sebebi çok hızlı yürümek zorunda olmanız yüzünden. Bu yokuşu bu kadar hızlı yürüdüğüme başta kendim bile inanamıyorum. Tırmanışa başladıktan bir süre sonra Ambit 2 kadranında 199.9km’den  200.0’e geçişi görüyorum. 200K geçiş zamanım 27 saat 8 dakika. Wilma’nın geçen sene dördüncü olurken son 50K'yı 7 saatte koşabildiğini söylediği aklıma geliyor. Benim 9 saatten az vaktim var. Hâlâ rahatlayamanın etkisiyle canım sıkılıyor ve bu kadar emeğe rağmen iş son saniyeye kalacak, bu nasıl saçma bir yarış diye sinirleniyorum.  Bu sinirle yokuşu daha hızlı çıkmaya başlıyorum.

Biraz sonra önümde yürüyen ve bu yarışı doğal bir diyetle koşmayı hedefleyen Dean Karnazes’i yakalıyorum. Yarış başından beri çok yakın tempolarda gittik ve birbirimizi defalarca geçtik. Yanından geçerken bana “the climb from hell-cehennemden çıkma bir tırmanış” diyor. Gerçekten de çok sinir bozucu, döne döne yükselen, tam bitti derken her virajın arkasından bir tırmanış daha gördüğünüz, 200km koştuktan sonra hiç bitmeyecekmiş gibi gelen bir bölüm. Ama hayatta her şeyin bir sonu olduğu gibi bu tırmanışın da bir sonu var ve zor da olsa geliyor. Bir süre beraber gidip havadan sudan konuşuyoruz. Fırsatı bulmuşken Spartathlon mu Badwater mu zor diyorum. “Farklı özellikte yarışlar ama…” dedikten sonra daha önce her ikisini koşan herkesten duyduğum şeyi yineleyip Spartathlon'un çok farklı zorlukta bir yarış olduğunu söylüyor.  Yarıştan sonra bunun hayatında koştuğu en zor yarış olduğunu söyleyecek. Bir süre sonra bir ihtiyaç molası verince ben devam ediyorum. Bu da yarışta onu son görüşüm oluyor.

210K civarları. Burada kusmuyorum ama uykusuzluk, yorgunluk ve kasılmalar had safhada. 

200K civarında sıcak bastırıyor. Bacaklarımı buzlamaya çalışıyorum ama nafile. Foto: Suna Altan.
Bundan yaklaşık 3-4km sonra benim için karanlık saatler başlıyor. Öğlen saatleri yaklaşıyor ve güneş artık çok yakıcı. Anlatamayacağım kadar güzel bir uyku bastırıyor. Yarış başından beri hiç rölantide gidememek sadece vücudumu değil beynimi de son derece yordu. Asfaltın solundan trafiği karşımıza alarak koşuyoruz. Gelen arabalar yüzünden endişelenmeye başlıyorum. Sebebi arabaların kendisi değil, zira arabaların büyük bölümü açıktan ve dikkatli geçiyorlar. Ben kendimden şüphe ediyorum, çünkü adeta ayakta uyuyorum. Mataramdan yüzüme enseme su atıp ayılmaya çalışıyorum.

Yürürken uyuduğum için ayılmak için kendimi koşmaya zorluyorum. Yolun yanına uzanıp yatmak için her şeyimi verebilirim ama lanet olsun ki vakit yok ve artık 10sn bile dursam tekrar harekete geçmek için kitlenen kasları açmam dakikalar alıyor. Bir noktada hiç açılmayacaklarından ve otobüste tanıştığım Fransız gibi oracıkta kalacağımdan endişe ediyorum.

Karanlık dehlizlerde dolaşıyorum. Çok karanlık. Bundan önceki bazı yarışlarda kendimi çok kötü hissettiğim zamanlar oldu ama bu hiçbir şeye benzemiyor. Spartathlon’da koşmak aslında büyük bir çıkmaz. Bu yarışa bir kez başladıktan sonra bitirmek için iki yol var: Birisi Leonidas’ın ayağına dokunmak. Diğeri ise arkadan takip eden ve zaman limitlerine yetişemeyen koşucuları toplayan otobüse binmek. Spartathlon koşanlar arasında bunun ismi  "Death Bus-Ölüm Otobüsü" ve herkesin binmekten en çok korktuğu otobüs. O otobüse hiçbir şekilde binmeme kararımı çok uzun süre önce verdim ama diğer seçenek hâlâ çok uzakta, hâlâ çok zor gözüküyor. Tekrar hesaplamalar yapıyorum, kalan yolun tamamını çok hızlı yürürsem 6 saat kadar tutacağını ve 35:45 ile 36:15 arasında bir yerlerde biteceği kanaatine varıyorum. Lanet olsun, hangi yarış 210km tempolu koşturduktan sonra insanın geri kalan yolu rahatça yürümesine bile izin vermez? Son saatlerde stres yaşamamak için tekrar koşmaya çalışıyorum.

Death Bus - Ölüm Otobüsü
Burada kendime ve size karşı dürüst olup şunu da itiraf etmem gerek. O bölümde olan biten her şeyi çok net hatırlamıyorum (belki de beynim savunma mekanizması ile bazı şeyleri unutuyor) ama net olarak şunu düşündüğümü çok iyi hatırlıyorum:. “Bu yarışı bitireceğim ama ondan sonra ne rapor ne hiçbirşey yazmayacağım çünkü bu anları bir daha hatırlamak istemiyorum. Her şeyi unutmak istiyorum”. Evet, hayatımda ilk defa bir yarış bana bunu düşündürüyor.

I want to break free…

Bana müzik lazım. Paranoyak olmak üzereyim. Hesaplar, pace'ler, zaman limitleri... Kafamda 7 aydır bu yarış için yaptığım fedâkarlıklar var. Bana inanıp destek olmak için buraya gelen insanlar var. Nasıl geldiğimi bilmiyorum ama 223K’daki istasyona geldiğimde ekip bana limitten 1 saat 45dk önde olduğumu söylüyor. Ben de artık limitle ilgilenmediğimi, 23K kaldığını ve 5 saatin üstünde vaktim olduğunu, eşek değilsem bu zamanda gidebilmem gerektiğini söylüyorum. Ama hâlâ bir yerde bacaklarımın kitlenip kalacağından endişe endiyorum. İstasyonlarda benim ekip dışında kendi koşucularını destekleyen Yunanlı dostlar Pavlos ve Dimitris var ve beni her gördükleri yerde ne durumda olduğumu soruyorlar, motive ediyorlar ve bir sonraki bölümün yapısı hakkında bilgi veriyorlar.

İstasyondan moralli çıkıyorum, biraz sonra yanımdan bir Yunanlı geçiyor. Yarış öncesinde duyduğum Double Spartathlon’u deneyecek kişi olduğunu farkediyorum. Bu ne demek? Şu demek… Sıkı durun, derin bir nefes alın. Yarışı koşacak. Birkaç saat dinlenecek. Sonra aynı Herodot’un yazdığı gibi Sparta’dan Atina’ya geri koşarak Sparta’lıların cevabını bu kez Atina’ya ulaştıracak. Bunu tarihte yapan Yiannis Kouros var ve belki bir veya iki kişi daha. Üstelik geri dönerken hiçbir istasyon olmayacak, ona sadece bir araba eşlik edecek.

Bu insanın yapacağı şeyi düşününce kendimden utanıyorum. Biraz ekstra motivasyonla son 10km’ye ulaşmak için motive oluyorum. Artık her şey yavaşlıyor, mesafe ilerlemiyor, yarım saat koştuğumu sanıyorum ama saate bakınca 750m ilerlediğimi görüyorum. Birkaç kilometre gittikten sonra yanımdan geçen bir arabadan Aykut diye seslenildiğini duyuyorum. Ortaokul sıralarından beri nerdeyse 30 yıldır hiç ayrılmadığımız dostum Budak ve ailesi.  Cuma akşamı Atina’ya gelip, Cumartesi sabahı arabayla yola çıkıyorlar ve beni finişe ulaşmadan önce yakalıyorlar. Geleceklerini biliyordum ama yetişip yetişemeyecekleri şüpheli idi. Birkaç saniye konuştuktan sonra arabayla koşanın yanında gitmenin yasak olduğunu hatırlatıp benim ekibin bulunacağı bir sonraki istasyonda görüşmek üzere vedalaşıyoruz.

Son 20km’nin büyük bölümü yokuş aşağı. Başka bir zaman olsa mükemmel derim. 225km asfaltta gittikten sonra yokuş aşağı koşmak veya yürümek anlatılmaz bir acı veriyor. Sadece ben değil etrafımdaki herkes aynı durumda. Bir şekilde son 10km’ye giriyorum. Uzun süredir karşıdan gelen arabalar az kaldığını müjdelercesine kornalarla selam veriyorlardı, artık istisnasız her gelen araba korna çalıyor. 4km kalana kadar neredeyse hepsini kendimi de şaşırtarak oldukça iyi şekilde koşuyorum. Koşmamın tek sebebi acının daha çabuk sona erecek olması ve yokuş aşağı yürümenin de aynı oranda acı vermesi. “Sparti 4Km” tabelasını geçiyorum. Şehir hemen orada ama çok zor yaklaşıyor. Bir süre sonra Evrotas nehri üzerindeki köprüden geçiyorum. Burası Pheidippides'in Sparta’ya ulaştıktan sonra suyunu içtiği nehir.
Son 9km'ye girerken ilk kez fotoğraf çektirmeye zaman var. Budak ve Aytuğ ile. 

Son 9km'de ilk defa rahatlamaya başlıyorum. Foto: Alessia
Finişe 2.4km kala son istasyon var. Gönüllüler yaklaşırken alkışlayıp işin yoksa durma devam et diye yönlendiriyorlar. İşim yok ama duruyorum hepsinin ellerini sıkıyorum, teşekkür ediyorum. Yarış başından beri inanılmaz bir destek verdiler. Beni alkışlarla uğurluyorlar. İnsanda çok farklı duygular uyandıran inanılmaz bir yarış bu. 1.5km kala önümde bisikletli bir çocuk beliriyor. Hiçbirşey demeden önümde sürmeye başlıyor. Hızlı yürürken bir süre sonra çocuktan utanıp koşmaya başlıyorum. Çocuk “benim için acele etmene gerek yok” gibilerinden bir işaret yapıyor. Belli ki bu işi defalarca yapmış, kimbilir neler görmüş. Saate bakıyorum, 34 saatin altında bitireceğimi görüyorum. Zaman önemli değil, yarış öncesi 35:50’de bitireceksin deseler kabul ederdim ama bu yarışı şimdiye dek bitirenlerin sadece yarısının 34 saat altında bitirdiğini bildiğim için kendimi kutluyorum.

Sparta içinde bisikletli çocuğu takip ederken insanlar balkonlardan, kafelerden, arabalardan alkışlıyorlar. Kendinizi Olimpiyat finalinde stadyuma girmeye yaklaşan bir maratoncu gibi hissettiriyorlar. Bu yarışa ve koşanlara anlatılmaz bir saygı var. Sağa dönüp son 400m’ye girdiğimde ilerde heykeli ve bayrakları görebiliyorum. Geldiğimi görenler ayağa kalkıyor, o kalabalıkta kardeşimi ve Budak’ı beni beklerken görüyorum. Ekibin diğer üyeleri de bir yerlerde ama onları seçemiyorum. Türk bayrağımı alıyorum ve bir anda tüm acılar bitiyor. Yeniden doğmuş gibi koşmaya başlıyorum. Son 7 aydır kafamda o meydanda kaç defa koştuğumu, kaç defa o heykele dokunduğumu bilmiyorum ama bunu 245km koştuktan sonra gerçekten yapmak kelimelerle anlatamayacağım bir duygu.

Atina’dan ayrıldıktan 33 saat 47 dakika 57 saniye sonra heykele dokunuyorum, tacım takılıyor, Evrotas nehrinden gelen sembolik suyu çanaktan içiyorum ve bayrağımı sallıyorum. Organizasyonun en üstünde yer alan isimlerden Papadimitriou ile kucaklaşıyoruz, ki geldiğim ilk andan itibaren kendisi bana son derece destek oluyor. Ardından benden sonra gelen kişiye yer açmak bir hemşire koluma girerek herkesi olduğu gibi beni de sağlık kontrolüne götürüyor. Burada yarıştan önce aldıkları ile karşılaştırmaları için kan almaları gerektiğini hatırlatıyorum.

Saatler süren acılar bir anda yok oluyor. Her şey rüya gibi. Gerçek olamayacak kadar güzel. 

Foto: Nikolaos Petalas

Foto: advendure.com


Foto: Selen Timuralp




Thank you Papadimitriou Foto: advendure.com



YARIŞ  SONRASI

Sağlık kontrolünün ardından hep beraber otele döndük, duş yapıp rahatladıktan sonra tüm ekip beraber akşam yemeği yedik ve yataklarımıza çekildik. Onlar da benim gibi 2 gündür uykusuzdular. Ertesi sabah kendimi gayet iyi hissederek 6 gibi uyandım. Sabah beraber bir kahvaltı yaptık. Bu kahvaltıda üzerimdeki Spartathlon tişörtünü gören birisi yanımıza geldi ve kendisi tanıtarak 1982’de bu rotayı ilk kez çıkaran İngiliz ekipten David Ireland olduğunu ve kendisinin de 80km koşarak destek olduğunu söyledi. Kendisiyle tanışmak bizim için müthiş bir şans oldu. O yıllarda elektrolit içecekleri olmadığı için arada bira içtiklerini, yolların yer yer toprak olduğunu ama onun dışında parkurun yıllardır değişmeden aynı kaldığını anlattı. Daha sonra Leonidas heykeline gidip Türk ekibi olarak grup fotoğrafı çektirdik.

Finişten hemen sonra, otelde duşun ardından. Foto: Aytuğ
David Ireland ile. Bu yarışın öncülerinden biriyle tanışma şansı bulduğumuz için çok şanslıydık. 
Alessia, Suna, Aytuğ, Aykut
Spartathlon Türkiye ekibi Leonidas'ın huzurunda. Suna - Alessia - Maria (yarış gönüllüsü) - Aykut - Selen - Budak - Cenk - Aytuğ
Spartathlon’da başka bir yarışta olmayan şekilde üç tane ödül töreni var. Birisi yarışın bittiği günün yani Cumartesi gününün akşamı Sparta’da, ki buna ancak ilk sıralarda bitirenler katılıyor çünkü diğer kimsenin o gece bir şey yapmaya hali olmuyor. Diğeri Pazar günü Sparta’da Belediye Başkanı’nın verdiği özel yemek. Sonuncusu ve en önemlisi de Atina’nın en görkemli salonlarından birinde yapılan yemekli resmi ödül töreni.

Biz de Sparta Belediye başkanının verdiği özel yemeğe katıldıktan sonra destek ekibi akşam Türkiye’ye döneceği için biraz erken ayrılıp Atina’ya doğru yola çıktık. Yemekte Aytuğ iki ultra maraton efsanesi ile  fotoğraf çektirmekten geri kalmadı. Ardından onları havaalanına uğurladım. Ben Pazartesi gecesi yapılacak resmi ödül törenine de katılacaktım. 

Aytuğ, bu yıl Spartathlon'u tam 18. kez bitirerek en çok bitiren isim olan Karl Hubert ile. 

Aytuğ yarışı 22:29'da kazanan İvan Cudin ile. 
Resmi törene pantolon ve gömlek ile gelmeniz gerekiyor. Büyük bir sahnede bir taraftan büyük ekranda yarıştan görüntüleri yayınlanıyor ve müzik eşliğinde yarışı bitirebilen HERKES tek tek ismi ve ülkesi okunarak sahneye davet ediliyor. Hayatımda gördüğüm uzak ara en güzel ödül töreni.

Burada ikinci bir madalya daha takılıyor, 1983’den 2014’e yarışın gelişimini gösteren bir DVD ile birlikte resmi bitirme sertifikası veriliyor ve sahnede fotoğraflarınız çekiliyor. Ardından da çok zengin bir açık büfede krallara layık bir ziyafetle geceyarısına kadar sohbet ve eğlence devam ediyor.

Photo: Spartathlon Official
Sahnede Papadimitriou Kostis'le. Foto: Akiko Takeuchi


Papadimitriou'nun elinden ikinci madalyamı ve sertifikamı alırken. Foto: Nikolaos Petalas



DEĞERLENDİRME
“I shan’t wish you luck because if you haven’t trained properly, luck will be of no use. And if you have trained properly then you don’t need luck – Size şans dilemeyeceğim çünkü hakkıyla hazırlanmadıysanız şans bir işe yaramayacaktır. Ve eğer hakkıyla hazırlandıysanız o zaman şansa ihtiyacınız olmaz.”  – John Foden
1982’de Spartathlon’u koşan ve rotayı çıkartan  John Foden’den Spartathlon koşacaklara yönelik ilk bakışta acımasız gözüken bir söz ama konu Spartathlon olunca bence haklılık payı çok yüksek. Şans dediğimiz şey çoğu zaman körü körüne değil, bilinçli ve kendimize uygun antrenman yapmakla ve doğru bir plan program oluşturmakla başlıyor. Ardından soğuk, sıcak, nemli, yağmurlu, rüzgarlı demeden her sabah 5’te yollara düşmekle devam ediyor. Sadece vücudumuzu değil, beynimizi ve ruhumuzu da bu işe hazırlamakla son buluyor. Spartathlon hakkında yıllardır okuyorum ama son 7 aydır Spartathlon yedim, Spartathlon içtim. Görmediğim bir parkuru kafamda yüzlerce defa koştum. Birçok şeyden fedâkarlık ettim ama sonunda her şeye değdi.

Spartathlon zorluk derecesi olarak şimdiye dek koştuğum açık ara en zor yarış. 2 saatten fazla farkla bitirmiş olmam size yanıltmasın. Yarışı bitirebilmek için hayatımın en yüksek ve uzun süreye yayılan performansını göstermem gerekti. Ayrıca yarışa başlarken 7 aydır kendimi hazırlayarak hayatımın en iyi fiziksel, zihinsel, ruhsal ve duygusal durumundaydım. Zorluk  mesafeden çok zaman sınırlarından kaynaklandı. Her 10-15 saat üzeri yarışta dönem dönem rölantiye girer biraz kafanızı boşaltırsınız. Bazen 30dk oturur pilleri şarj edersiniz. Yeri geldiğinde tekrar vites yükseltmek için bu gereklidir. Bu yarışta çoğu zaman limitlerin 1.5-2 saat önünde gitsem de bunun yaşayabileceğim tek bir problemde eriyebileceğini iyi bildiğim için (ki dağ çıkışında neredeyse eriyordu) son 9km kalana kadar inanın bir saniye bile rahatlayamadım. Yarıştan sonraki gece 5 saat sızdıktan sonra sabaha kadar kafamda zaman hesaplamaları yaparak, kan ter içinde uyanıp yarışın bittiğini farkedip rahat bir nefes aldım.

Yarıştan önce soranlara en iyi senaryonun 34 saat altında bitirebilmek olduğunu söylemiştim. Bu bir hedef değildi çünkü dediğim gibi önceden 35:50’de bitireceğimi söyleseler hiç düşünmeden kabul ederdim. Ama bu yarışı 32 yıldır bitirebilen tüm insanların sadece yarısının yapabildiği bir şeyi yapmak, olabilecek en iyi senaryo olarak aklımdaydı. Yarış sonrasında da deneyimli Spartathloncu’lar ilk seferde bunu yapmanın zorluğunu vurgulayıp tebrik ettiler.

Bu yarışta bazı ilkler yaşadım. İlk defa bir yarışta kustum, ilk defa yokuş aşağı bu kadar zorlandım, ilk defa “bu yarış hakkında bir şey yazmayıp her şeyi unutmak istiyorum” diye düşündüm.  Ama daha önemlisi biri dağ çıkışında, birisi 210-224K arasında olmak üzere iki defa daha önce gitmediğim kadar karanlık yerlere gittim. Buralardan çıkıp tekrar yolumu bulmak için ruhumun çok derinlerine inip tutunacak bir şeyler bulmam gerekti. Çok hoş anlar olmadığını itiraf ediyorum ama Karnazes’in   dediği gibi “bazen cennete ulaşmak için cehennemden geçmeniz gerekir”. Ben de öyle yaptım ve bu deneyimin beni bundan sonraki hayatımda daha güçlü ve kararlı kılacağına inanıyorum. 
   
İtiraf ediyorum ki müziksiz koşmak bir noktadan sonra beni bitirdi. Buna karşı yapabilecek çok da bir şey yok. Antrenmanda bunu denemeye sıcak bakmıyorum çünkü bence antrenmanlar eziyet haline dönüşmemeli. Ben koşmaktan zevk alıyorum ve bu zevki kaybedip bu bir iş haline dönüştüğünde devam etmek zor olur.

Bir daha katılırsam neyi değişik yaparım?

-Quadları daha fazla güçlendirmem gerektiğini gördüm. Yokuş aşağı koşmayı severim. Bundan önceki uzun ultralarda yarışların sonunda bile yokuş aşağı hızlı koşabildiğim için bu yarışta da bir şekilde sonlara doğru koşabileceğimi düşünmüştüm. Yer yer koştum ama hayatımda yaptığım en zor şeydi. Bu yüzden yanılmışım çünkü asfalt toprağa hiç benzemiyor, çok ama çok zorlandım. Ve size bir şey söyleyeyim, yokuş aşağı koşamayan bu yarışı bitiremez. Bu gayet net, zaman yetmez. Bunun için asfaltta uzun iniş tekrarları yapmayı düşünürüm. Mesela 2km uzunluğunda dikçe bir asfalt inişi bulup burayı en az 6-7 defa hızla inmek gibi.

-Beslenme konusuna biraz daha dikkatli yaklaşırım. Tabii bunun için önce yarışta neler verildiğini ve midemin hangisini kabul edeceğini görmem gerekiyordu. Örneğin istasyonlarda sevdiğim bir tür çorba olmaması beni çok etkiledi. Bunu gördükten sonra bu konuda bir strateji geliştirmek daha kolay.

-Sevdiğim sarkıların sözlerini kağıtlara basıp bunları yoldaki çeşitli istasyonlara bırakırım. Şaka değil gerçek. Bir daha 30+ saat boyunca kafamda tek bir şarkıyı döndüre döndüre koşmak istemiyorum.

Bunlar dışında da çok büyük değişiklikler yapmazdım. Bu da yarış öncesi hazırlığımın benim için doğru ve yeterli olduğunu gösterdi.

2dk geç durdurdum. Resmi sertifikada mesafe 245.3K yazıyor, Suunto Ambit 2 mesafeyi 245.4 ölçtü. Söyleyecek bir şey yok. 
***
Spartathlon’u bırakın bitirmeyi sadece koşmak bile yıllardır düşündüğüm bir hâyâldi. Bazen bir şeyi bu kadar çok ve uzun süre istedikten sonra gidip yerinde yaşadığınızda “hepsi bu muymuş" der ve hayal kırıklığına uğrarsınız. Spartathlon için tam tersi oldu. Tarihi, dünyanın en üst düzey yol ultracılarını buluşturması, aile ortamı, organizasyonu, tüm Yunanistan halkının inanılmaz desteği ve bana kattıkları ile tüm beklentilerimi karşılamanın ötesinde çok önüne geçti.

Her insanın kendini ait hissettiği bir yarış vardır. Yurtiçindeki yarışları dışarda tutuyorum, benim kendimi 100% ait hissettiğim yarış bu oldu. Bu yarışa 20 defadan fazla katılanların, 10 defadan fazla bitirenlerin yanında benim bunu söylemem biraz saygısızlık olabilir ama kendimi Spartathlon ailesinin bir parçası gibi hissediyorum. Çünkü 25 defa koşandan, gönüllüsüne, organizasyonun en tepesindeki insanlara kadar bana (ve katılan herkese) gösterdikleri ilgiyle bunu hissettirdiler. 

Yurtdışında bir yarışa birden fazla kez gitmeye çok sıcak bakan biri değilim çünkü dünyada çok fazla yarış var, zaman ve kaynaklar kısıtlı. Ama yarıştan sonra dediğim gibi “bu kadar zor olmasa” Spartathlon’a her sene katılırım. O kadar güzel ve özel bir yarış. Ama düşününce bu doğru değil çünkü yarışı özel kılan zor olması. Her sene dünyanın en iyilerini kendine çekme sebebi bu kadar zor olması ve kaç defa bitirirseniz bitirin o heykele dokunmayı başardığınızda aynı tatmin duygusunu sağlaması. Dolayısı ile adınız ne olursa olsun çok ciddi şekilde hazırlanmadan koşup gelinecek bir yarış değil yoksa sizi çiğneyip atar. Bu yarışa ilerde katılmayı düşüneceklere elimden gelen her türlü yardımı her zaman olduğu gibi seve seve vermeye hazır olduğumu da söylememe gerek yok. Bu yazının bu kadar detaylı olmasının sebeplerinden biri de gelecekte koşacaklara ışık tutabilmesi için.

Bazı yarışlar vardır, koşarsınız ve unutursunuz. Bazı yarışlar vardır, koşarsınız ve uzun süre hafızanızda yer eder. Bir de diğerleri vardır, koşarsınız ve sizi kökten etkileyip değiştirir. Sonuncusu bulabilmek çok enderdir. Spartathlon deneyimini yaşamak beni değiştirdi. Bu deneyimi yaşadığım ve bu yarışı bitirebildiğim için gurur duyuyorum. 

Burada yine ilk kez bir şey yapacağım. Bu yarışı bana hayatta doğruluğun, dürüstlüğün önemini öğreten, fedâkarlığın ne olduğunu gösteren, eğer gerçekten inanır ve gerekli disiplini gösterirsem her şeyi başarabileceğimi söyleyen anne ve babama armağan edeceğim. Onların benim için hayattaki önemine layık olabilecek benim bildiğim tek yarış bu. Babam 4 senedir aramızda değil ama yarış başında koluma yazdığım bir notla her zaman aklımdaydı ve en zor zamanlarımda beni kollayıp yanımda olduğunu hep hissettim.

Beni 33 saat boyunca takip eden, motive eden, destek olan Suna, Alessia ve kardeşim Aytuğ’un hakkını ödeyemem. Buraya gelmek için hiçbir karşılık beklemeden büyük fedâkarlıklar yaptılar. Her şeyden önemlisi tarihi olarak bitirme oranı 40% olan (ilk kez katılanlar arasında çok daha düşük) bir yarışta bu işi başarabileceğime benim kadar inandılar. En güzeli şu ki, yarış sonrasında hepsi bu yarışa canlı şahit olmanın hayatlarını değiştiren, unutamayacakları eşsiz bir deneyim olduğunu söylediler. Hatta şimdiden bir sonrakinde neleri farklı yapacaklarını düşünmeye başlamışlar.  

Hayattaki en köklü dostum Budak… Sadece Sparta’daki finişimi görmek için ailesini de yanına alarak, hem de çok sıkışık bir takvim içinde önce uçakla Atina’ya, sonra arabayla Sparta’ya geldi. Böyle bir şeyi kim yapar? Ancak Budak gibi gerçek bir dost. Senin gibi bir arkadaşım olduğu için çok ama çok şanslıyım.

Beni daha önce hiç tanımayan ama yarış öncesi ve sırasında gördüklerinde her türlü desteği gösteren ve bundan sonra bir an bile tereddüt etmeden gerçek dostum diyebileceğim Pavlos, Dimitris, Nikolaos, Maria ve tabii organizasyonun kalbindeki Papadimitriou Kostis. Beni ve tüm yarışmacıları 246km boyunca çok önemli insanlarmışız gibi destekleyen, Sparta’daki finişte sanki Olimpiyat meşalesini yakmaya gelen atletler gibi inanılmaz bir coşkuyla karşılayıp spora ve sporcuya hakettiği değeri veren Yunanistan ve Sparta halkı. Beni saatler boyu internetten takip ederek mesajları, pozitif enerjileri ile her adımda destekleyenler.  Gönülden teşekkürler. Ve tabii Türkiye’de ultra maratona koşucu, organizatör, gönüllü vs. olarak emek vermiş tüm arkadaşlarım. Küçük ama güçlü bir topluluğumuz var ve bu işe bir tuğla bile koyan herkesin bu sporun gelişmesinde, ufukların genişlemesinde etkisi var. Hepinize teşekkürler.

***
Unutmadan son bir şey daha ekleyeceğim.  Pazartesi gecesi resmi ödül töreni için en az 500 kişilik salonda yerimizi almıştık ve tören başlamak üzereydi. Bir anda arka tarafta giderek artan bir alkış tufanı kopmaya başladı. Ne oluyor diye arkamı döndüm ve kafama kazınan o sahneyi görüp hemen fotoğrafladım.

George Zahariadis 86 saat içinde Atina'dan Sparta'ya gitti ve geri döndü. Foto: advendure.com
Yarışın sonlarında bir süre birlikte koştuğum Yunanlı vardı demiştim ya... Bitirdikten sonra 3-5 saat dinlenip Sparta’dan Atina’ya geri koşmaya başlamış ve tam törenin başlama saatinde salona yetişmişti.

Alkışlar arasında ama son derece mütavazi şekilde geldi, herkes gibi masasına oturdu, yemeğini yedi ve ayrılıp evine gitti. O sahneyi gördüğümde salondaki herkes gibi ben de bir süre donakaldım ve kendi kendime düşündüm...

Ultra maraton bu.

İnsan azmi bu.

Spartathlon bu.

***

Aşağıda 2014 yılının resmi yarış videosu var. Hızlı bir özet için 47:40'dan sonraki 10 dakikalık bölüm fikir verecektir.



29 yorum:

  1. Aykut Tebrikler.
    "I want to break free" ailece okula giderken araba da çok dinlediğimiz şarkılardan birisi. Fakat elbette 30 saat kendi iç sesin ile dinlemek çıldırtmış olmalı.
    "Koşmamın tek sebebi acının daha çabuk sona erecek olması ve yokuş aşağı yürümenin de aynı oranda acı vermesi. " Bu cümlene bayıldım, çok güldüm.

    Bitirdiğin kısmı okurken gözlerimiz doldu İnci İle.

    Papadimitriou'ya, Suna ve destek olan herkese de teşekkürler.

    "İşte yarış raporu bu" diye bitireyim ve
    tekrar okumak üzere baş kısma çıkayım.

    YanıtlaSil
  2. Tebrikler Aykut,soluk almadan okunan müthiş bir koşu hikayesi.Bizler koşamayız ama sizlerin böyle zorlu yarışların hikayelerini okuyup,aynı heyacanı yaşamaya çalışıyoruz.Yarışı bitirmen büyük başarı,seni tekrar kutların.Başarılarının devamı dilerim.Yarışların yeni ultracılara ışık tutacağını ve seni takip edeceklerini umuyorum.Seni seviyor ve takip ediyorum.Sağlıcakla kal..Yaşar Dikbıyık.65+

    YanıtlaSil
  3. Aykut bir solukta okudum, çok güzel yazmışsın. Iyi ki seni tanıyorum.

    YanıtlaSil
  4. Sen koştun, biz soluksuz okuduk. Okurken yüzlerce kez nefesim duracak gibi odu. Tam da 60km lik Frig vadileri raporunu yazmaya başlamışken, bu yazının üzerine hiçbir yorumun önemi kalmadığını anladım.Daha da önemlisi tüm sınırların sadece beynimizde olduğunu bir kez daha görmüş oldum. Tekrar tekrar tebrikler.Biliyorum ki senin için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak....Yeni ufuklara.....
    Not:Bir hekim olarak yarış öncesi ve sonrası kan değerlerinin karşılaştırılmasını merak ettim Senin için bir sakıncası yoksa sonuçlar eline ulaştığında paylaşmanı rica edebilirim.
    Sağlıcakla.....

    YanıtlaSil
  5. Koşu uzun, yazı uzun ama anlatım harika yaşalılanlar ise paha biçilemez. Tebrikler Aykut.

    YanıtlaSil
  6. Olağanüstü... ilahlarla koşmuşsun, artık sen de onlardan birisin.

    YanıtlaSil
  7. Takdir Takdir. İnsanın en önemli duruşlarından biri başarısızlık karşısındaki duruşudur! Ya vazgeçersiniz ya da tekrar tekrar denersiniz hayatı. Siz asla vazgeçmeyenler tarafını seçmişsiniz. Tebrikler. I WANT TO BREAK FREE! ( Zahariadis' i çok takdir ettim de sizin törene gelmeseydi bari :-))

    YanıtlaSil
  8. Hepinize tesekkur ederim.

    @Muazzez, umarim sonuclar bir sorun olmadan bana ulasir. Ben de seve seve paylasirim. Sanirim ozellikle Rhabdomyolysis ('kas yirtilmalari sonucunda kas fiberlerinin kana karismasi) degerlerine bakacaklar. Bu konuda birkac yil once arastirdigim icin biraz bilgiliyim. CPK degeri kandaki bu miktari veriyor. Normal yasantimizda CPK 150-200 seviyesinde, Western States 100'de yapilan arastirmada yarisi bitirenlerin ortalama CPK degeri 15,000'e ciktigi tespit edilmis. Bu konudaki en extrem ornek 2006 Western States'de birinci olacakken finise 100m kala yere yigilan Brian Morrison'in hikayesi. Kaninda CPK degeri tam 450,000 cikmis. Detaylari asagida bulabilirsin. http://conductthejuices.com/2009/04/02/the-haggin-cup/

    YanıtlaSil
  9. Binlerce kez tebrikler..

    YanıtlaSil
  10. Aykut kardeşim , Ne diyeceğimi bilmiyorum .. soluksuz ve dolu gözlerle okudum . Seni çok tebrik ediyorum müthişsin

    YanıtlaSil
  11. Olağanüstü bir deneyim olmalı!
    Yarışın zorluğunu iliklerimde hissettim daha okurken. İyi ki koşuyorum, iyi ki tanımışım seni Aykut. "Tebrik ederim" derken gerçekten yetersiz buluyorum bu ifadeyi.

    YanıtlaSil
  12. Üstad,
    Saygıdeğerler arasındaki yerin kadimdir...

    YanıtlaSil
  13. Her yazında o kadar çok şey öğreniyorum ki, hakkını ödeyemeyiz.... emeğine kalemine sağlık.

    YanıtlaSil
  14. Tebrikler . Emsalsiz bir deneyim . Heyecandan once ingilizcesini soluksuz okudum sonrada turkcesini. Paylasiminiz icin ayrica tesekkurler. Keyfini cikarin . Nicelerine.

    YanıtlaSil
  15. Aykutcugum,
    Yaklasik 20 yildir seni gormedim. Internette gezerken sayfani yeni gordum ve son Yunanistan yarisi yazini bastan sona okudum. Yaris muhtesem gercekten, ancak yazi da cok iyi olmus bence.
    E. E. Ocal
    California, ABD

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Egemen selamlar, sevgiler. 20 yil dogru hesap. Cok tesekkurler.

      Sil
  16. Şarkı listesine l feel good (J. Brown) da ekleyin.... en az l want to break free kadar ritmik, düzenleyici, toparlayıcı, gerçekçi, ısrarlı, inatçı, ikna edici, yüreklendirici, komik, estetik, rahatlatıcı, kolaylaştırıcı, üç mermer sütun başlığının sembolize ettiği gibi akıllı, güçlü ve güzel bir şarkıdır......sevgi ve saygılarımla...

    YanıtlaSil
  17. Tebrikler... inanç ve disiplinle neler yapılabileceğini bize gösteriyorsunuz. Deneyimlerinizden inanılmaz faydalanıyoruz. Başarılarınızın devamını dilerim.

    YanıtlaSil
  18. Yazıyı gözlerim dolu dolu okudum, sonunda da ağladım
    Bravo!

    YanıtlaSil
  19. Muazzam bir başarı. Mütevaziliğiniz ve anlatım yeteneğiniz ayrıca takdire şayan. Gönülden tebrikler.

    YanıtlaSil
  20. Gözlerim yaşararak okudum ve ileride mutlaka (ki henüz yeni koşucuyum diyebilirim) bir ultra maraton koşmak isteğim bu kadar güçlü oldu. Herkes yeterince tebrik etmiştir ancak yazılarınızın bana kattıklarını size nasıl anlatacağımı bilmiyorum, o yüzden bir kardeş sevgisi ile teşekkür ederim hem gururumuz olduğunuz hem de bunu bizimle paylaştığınız için ve tebrik ederim can-ı gönülden :)

    YanıtlaSil
  21. Aykutcum sonunda okuyabildim :) demiştim sana güveniyorum diye, haklı çıktım...defalarca okuma isteği uyandırdı, iyi ki varsın arkadaşım ve de seni tanıyorum. Tüm ekip arkadaşlarına, yüreğine, hafızana, ayaklarına sağlık. Tebrikler ve helal olsun sizlere. Sevgiler,

    YanıtlaSil
  22. Yazıyı aldık başımızın üstüne koyduk zaten, yorumları okurken dahi bu kadar çok şey öğrenebileceğimi gördüğüm için şaşkınım. "Koşupedia" haline geldi benim için ve sık kullanılanlar çubuğunda artık. Açılış sayfası yapacağım sanırım. :-)

    YanıtlaSil
  23. Kerem, Levent, Cagin, Soner ve diger arkadaslar, yorumlariniz icin cok tesekkurler.

    YanıtlaSil
  24. Hello Aykut,

    What a big big big surprise that you found me on my blog and what a great story you wrote. It was so very very recognizable. Like you wrote about my own experience. Except I never run with music, so that part I didn't miss.

    I have the same feelings with this race, I feel myself also one of the members of the Spartathlon family. And also I will come back. After finishing I was saying it already. I have enjoyed our get-together in the night hours. That is why I hope to meet you once again.

    Greetings from Amsterdam from Wilma Dierx

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hi Wilma!

      It's great to hear from you. Really appreciate the comment. I very much enjoyed running with you, too. I think we were a great team for a few hours until I had to take a long break at the Mountain Base. Thank you for your company, nice conversation, positive attitude and course knowledge. I wasn't feeling good at that section and running with you really helped.

      Like you said, this is a special race and I'm looking forward to running with you again on the way to Sparta sometime in the future.

      All the best
      Aykut

      Sil
  25. Yaziyi okurken nefesimi tuttugumu, kasildigimi hissettim. Tek kelimeyle muthis birsey, seni nasil tebrik edebilecegimi bilemiyorum...

    Atletik kapasiten ve kendine, yaptigin ise olan saygin gercekten takdire sayan. Iyi ki varsin, bizleri aydinlatiyorsun.

    Nurettin Ozcan

    YanıtlaSil