20 Temmuz 2012 Cuma

Runfire Cappadocia 2012 Yarış Raporu

Bundan 2 ay önceye kadar, 1 hafta boyunca sırtında su dışında  her türlü besin maddesini, giyeceğini, uyku tulumunu, matını, kişisel bakım, ilk yardım ve güvenlik malzemesini taşıyarak 7 gün boyunca 240km koşmak ve akşamları çadırlarda yatmak beni cezbetmiyordu. Ben şahsen tek günlük ultraları, özellikle de 15-20 saat ve üzeri süren ultralardaki insanın kendisiyle olan mücadelesini daha çok seviyorum. 

Fakat 1.5 ay kadar önce Runfire Cappadocia’ya katılma düşüncesi karşıma çıkınca düşündüm. Bir şeyi yapmadan sevip sevmediğimi nereden bilebilirdim? Acaba sevmiyorum diye düşünmem bunu yapamayacağımdan çekindiğim için miydi? Ne de olsa insan bilmediği şeylerden hep çekinir. Öğrenmenin tek bir yolu vardı. 11 Haziran 2012 günü tetiği çekip yarışa katılma formunu gönderdim ve yarıştan önce kafamdaki düşünceleri özetleyen şu yazıyı yazdım. 

Aşağıdaki uzunca yazıda ise yarış boyunca yaşadıklarımın yanısıra, yarışa ilk defa katılacaklara naçizane tavsiyelerim ve organizasyon hakkındaki görüşlerim olacak. Bu yarışa hazırlanırken aynı organizasyon ekibinin iki yıldır başarıyla düzenlediği Likya Yolu Ultra Maratonu hakkında detaylı yarış raporları aradım ama maalesef bulamadım. Türkiye’deki ultra maratonların gelişmesindeki en önemli eksik bence yarış raporlarının yok denecek kadar az olması.



Bu raporlar hem katılımcılar için  çok önemli bir rehber, hem de organizatörlerin mükemmeliyete doğru ulaşması için önemli bir araç. Bu vesileyle yarışlara katılanların bir şekilde deneyimlerini paylaşmasının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu yazıda kullandığım fotoğrafların çoğunu, halen nasıl hem böyle koşup hem de böyle fotoğraf çekebildiğini anlamadığım şekilde Caner çekti. Yarış sırasında her gün güncellediği blogunda daha fazla resim ve anlatım bulabilirsiniz. Garmin 305'imle kaydettiğim her etabın eğim grafiğini de her günün sonuna ekledim. Böylece hem yazıyı okurken etabı daha rahat gözünüzün önüne getirebilirsiniz hem de önümüzdeki yıllarda katılmayı düşünenler bölgedeki tırmanışlar hakkında aşağı yukarı bir bilgi sahibi olup ona göre hazırlık yapabilirler. 

GÜN 0
7 Temmuz 2012 Cumartesi geceyarısı Caner’le birlikte İstanbul’dan hareket edip sabah 7’de Ankara’ya ulaştıktan sonra Mert ile buluşup arabayla Nevşehir’e devam ettik. Yolda son hazırlıkları tartışıp Tuz Gölü’nü sağımıza almış şekilde devam ederken aynı yerde Uzun Gün’de neler yaşayacağımızdan habersizdik. Otele vardıktan sonra odalarımıza yerleştik ve öğle yemeğinin ardından akşam yemeğini harika manzaralı Argos in Cappadocia’da yiyerek bir haftalık yarış öncesinde depoları doldurmaya çalıştık. 

Akşam rahat yataklardaki son gecemiz olduğu için keyfini çıkardık. Sabah güçlü bir kahvaltının ardından önce basın toplantısı yapıldı, ardından basının görüntü alması için sembolik bir 2km koşusu yaptık. Bu koşu, çantalarını yarış öncesinde test etmek isteyenler için son bir şans oluşturuyordu.  Kamp alanına geldikten sonra çadırlara yerleşim başladı. Mert ve Caner’in yanısıra çadırımızdaki dördüncü isim Yücel Kalem olacaktı. Yücel bisiklet geçmişine sahip deneyimli ve araştırmacı bir sporcu. Koşuya ise henüz çok yeni başlamış. Hayatında katıldığı ilk koşu yarışı RFC! (Bkz. Kerem Yaman –İznik Ultra 126K).

Kamp alanından bir enstantane. Fotoğraf Caner
Çadıra yerleştikten sonra zorunlu malzeme kontrolüne geçildi. Benim kontrolüm bittikten sonra arkamdaki bir koşucunun tam açık olmayan bir ifade nedeniyle aynasının eksik olduğu ortaya çıktı.  Benim kapaklı bir aynam olduğu için ikiye böldüm ve kendisine verdim. Kendisi orada tanıştığım Yalçın Sürmen’di ve Çarşamba günü 4G koşucularının gelmesi ile çadır sayısının yetersiz kalmasından sonra bizim çadırımıza geçti. Hem Yücel hem de Yalçın abi mükemmel insanlar. Geri kalan günlerde kendileriyle sıkı bir dostluk kurduk ve çok uyumlu bir çadır hayatı geçirdik. 

Akşam yapılan brifingte, navigasyonun bundan önce koştuğum ultralardan çok farklı olacağı ortaya çıktı. İşaretlemenin çok az olduğu GPS kullanımına dayalı bir navigasyon olacaktı. Ultra maraton koşmak şartlara uyum sağlamak ise biz de bu şartlara uyum sağlamalıydık ve öyle de yaptık. Son akşam yemeği de büyük çadırda organizasyon tarafından sağlandı. Bu andan itibaren herkes sonraki 7 gün boyunca kendi çantasındaki malzeme ile yarışın sonunu getirmek zorundaydı.  

Ancak zorunlu GPS kullanımında bir sorun oluştu. Yarıştan önce organizasyonla yaptığımız yazışmalarda rotaların elimizdeki Garmin Forerunner’lara yüklenebileceği düşünülüyordu fakat teknik bir sorun nedeniyle Caner ve benim GPS’lerimize rotaları yüklemek mümkün olmadı. Böylece yatmadan yarım saat kadar önce Caner ile Magellan GPS’lerimizi aldık. Birkaç dakika deneme yaptıktan sonra ilk gün öncesi uykuyu bozmamak için yattık. Sabah 9’da başlayacağımız ilk etabın start noktasına minibus ile gideceğimiz için erken kalkacaktık. Bunun aslında bir hata olacağı ertesi gün ortaya çıkacaktı. 

GÜN 1
Yarışın ilk etabı büyük bir heyecanla başladı. Hatta heyecan biraz fazla olacak ki, herkes 10kg+  çantaları ile 10K yarışı temposunda başladı desek pek yanlış olmaz. Geri kalan günlerde herkesin aşırı hızlı başlaması sebebiyle “10K yarışı başlıyor” esprisi çok yapıldı. Bu aslında çok ilginç bir fenomen. Herkes bu temponun böyle bir yarış için aşırı hızlı olduğunu biliyor fakat önündekine uymak için bu tempoda gitmeye devam ediyor. Tabii ki bu tempo sadece birkaç kilometre devam ediyor sonra ister istemez yavaşlamalar başlıyor. 

İlk kilometre içinde Caner’in çantasından birkaç tüp tahin pekmez döküldüğünü gördüm ve yerden toplayıp kendisine verdim. Birkaç dakika sonra önde giderken ise Caner’in arkamda olmadığını farkettim. Mert’e devam etmesini söyleyip Caner’e ne olduğuna bakacağımı söyledim. 

İlk gün teknik geçişlerle dolu zevkli bir parkur vardı. Fotoğraf Caner
Caner’in gelmesi uzun sürünce aklıma ciddi bir sakatlık veya düşüp yaralanma gibi olaylar gelmeye başladı. Bir süre sonra yanımdan hızla geçen Elena’ya Caner’i görüp görmediğini sordum, o da çantasıyla uğraşırken gördüğünü söyledi. Bana çok uzun  gelen bir bekleyişten sonra Caner geldi ve çantasının açılıp herşeyin döküldüğünü söyledi. Meğerse iyi kapatmayınca, fermuarlar 10K temposuna dayanamamış!

Kaybettiğimiz zamanı telafi etmek için dar ve teknik patikalarda tehlikeli hızlara çıkarak ön grupla aramızdaki farkı azalttık. Bu arada yarış boyunca defalarca yaşanacak sahnelerden biri yaşandı ve önümüzdeki herkes kaybolmuş olduklarını anlayarak geri dönüp doğru yolu aramaya başladılar. Oynak bir merdivenden geçip teknik bir iniş gerçekleştirdikten sonra kendimi bir anda Faruk ve Mahmut’un arkasında buldum. Çok yüksek bir tempoyla üstüste tünellerden geçtikten sonra, zaman zaman elleri yere koyup kendinizi yukarı çekmenizi gerektiren sert bir tırmanış başladı. Tırmanıştan sonra taşlık yolda hızlı bir iniş gerçekleştirdikten sonra Faruk devam ederken Mahmut’un durduğunu ve geri döndüğünü gördüm. Evet yine kaybolmuştuk. Tekrar geri dönüp son sürat indiğimiz yokuşu bu kez geri çıktığımızda arka grup da gelmişti. 

İkinci kontrol noktasından sonra girdiğimiz asfaltta Mert turboları açıp gözden kayboldu. Ardından girdiğimiz vadide tempoyu yükseltip kendisine yetiştik, bir süre beraber koştuktan sonra Caner tempoyu biraz daha yükseltince ona tutundum. Böylece özellikle ilk yarısı oldukça kırıcı bir parkur olan ilk etabı bitirmeyi başardık. GPS ve yön bulma sorunları ile uğraşmaktan hem koşu konsantrasyonum kayboldu hem de beslenme konusunu ihmal ettim ki, bu da etabın son bölümlerinde performansımın oldukça düşmesine sebep oldu. Bütün etaplar arasında güçlü şekilde bitiremediğim tek etap bu gündü. 

Etap sonrası dinlenirken. Mert - Caner ve ben.
Bir önceki gece Magellan’ın ayarlarını iyi araştırmamamız pahalıya mal oldu çünkü bir taraftan yüksek nabızda koşmaya çalışırken bir taraftan düzgün çevrilmemiş Türkçe menu içinde hangi ayarın nerede olduğunu anlamak mümkün olmadı. Ayrıca parkurda son derece az işaret olması dolayısıyla yön bulma konusunda sadece GPS’e güvenmek zorunda olduğumuz ortaya çıktı. Aldığımız ders ile akşam ayarları yaptık ve en azından bundan sonraki kaybolmaların kullanıcı hatası ile olmasını engelledik. Bugün üç kişi yarışı bırakmak zorunda kaldı.

28.2km olarak açıklanan etabı kaybolmalarımız sonucunda 30.08km koşarak tamamladık. +573m tırmanış.


GÜN 2
2. günkü etabın özellikle ilk yarısının iniş ağırlıklı ve koşulabilir bir zeminde olduğu söylenmişti. Uzun mesafelere alışık olmayanlar parkurun devamlı koşulabilmesinin iyi bir şey olduğunu düşünebilir ama aksine böyle parkurlarda uzun mesafe koşmak hep aynı kas grupları üzerine yük bindirdiği için aslında hiç de kolay değil. Sıcak havanın da etkisiyle birçok kişi büyük problemler yaşadı ve maalesef iki arkadaşımız daha yarışı bırakmak zorunda kaldı. Bugün hem Magellan’ın ayarlarını yapmam hem de parkurun fazla dönüşlü olmaması dolayısıyla navigasyonda fazla sıkıntı yaşanmadı. 

Bu etap, Mert ve Caner ile birlikte başlayıp herkesin güçlü olduğu yönlerden yararlanarak bir ekip çalışması içinde gitmeye başladığımız gün oldu. Bu çok ilginç bir durum. Önceden bu konuda hiç konuşmamamıza rağmen neredeyse içgüdüsel bir şekilde herkes belli bir süre diğerlerini çekmeye başladı, öndekinin yorulduğunu hisseden öne geçip tempoyu kontrol etti. 

İkinci gündeki uzun düzlüklerden biri. Fotoğraf Caner
Bu şekilde bütün etabı birlikte bitirmek çoğu zaman mümkün değil ama bu şekilde başlayıp gidebildiğiniz kadar gitmek herkes için birçok artı sağlıyor. Birbirinizi motive etmeniz bir yana, birlikte olmak tek başına iken yapabileceğiniz yanlışları minimuma indiriyor. Çok hızlı gidiyorsanız bunun farkına varıyorsunuz, su veya beslenme konusunu ihmal etmişseniz yanınızdakilerin uyarması ile hatırlıyorsunuz. Ayrıca navigasyon konusunda üzerinizdeki baskı azalmış ve bir kontrol mekanizması oluşmuş oluyor. 

Eskiden bu şekilde birlikte koşarken birisi arkada kalırsa hızlanması için çağırır veya telkinde bulunurdum. Fakat aynı durumla kendim karşılaştığım zaman bana bunun yapılmasının yarardan çok zarar getirdiğini farkettim. Eğer geriye düşmüşsem bunun nedeni temponun bana o an için yüksek gelmesi demektir ki, eğer özellikle etabın başlarında zorlayıp bu tempoya tutunmaya çalışırsam bunun ileride daha büyük sorunlar doğurması kaçınılmaz.

Mustafa abi, Caner ve Aykut. Foto: RFC albumu
Fakat  belli bir dönem arkada kalırsam, bazen kendimi toparlayıp tekrar önde giden gruba yetişebildiğimi ve bu stratejinin çok daha başarılı olduğunu farkettim. Bunun da yarış içinde birçok örneği oldu. Örneğin ilk gün beslenmeyi ve sıvı almayı ihmal ettiğim bir dönem Caner’in gerisinde kaldım ama daha sonra işleri yoluna koyup yetişmeyi başardım. Aynı olay ilerleyen günlerde hepimiz için birçok defa yaşandı. Bu sebeple böyle durumlarda artık kimseye hızlanması için telkinde bulunmuyorum.

Etabın son 10km’lik kısmı iniş ve tırmanışlardan oluşuyordu. Son CP’ye kadar olan 3-4km’lik yokuşu bozuk zeminde ve sıcak hava altında Caner ve Mustafa abi ile birlikte gittikten sonra 8km uzunluğundaki son bölümde tempoyu arttırmaya başladık. Sırtımızdaki çantaların ağırlığından bahsederken Mustafa abi günün özlü sözünü yapıştırdı “Eşeğe semeri ağır gelmez!

Caner - Aykut - Mert Foto: RFC Albumu
Yeri gelmişken Mustafa abi’ye bir paragraf açmak lazım. Gobi’de hepimizi gururlandıran müthiş başarısının fiziksel ve zihinsel yorgunluğunu atamadan, sadece 3 hafta sonra bu yarışa katılması bizim için büyük artı oldu ve zaman zaman beraber koşma şansı yakaladık. Kendisiyle birlikte koşabilmek büyük lüks. Hem tecrübesinden faydalanıp birçok şey öğreniyorsunuz hem de hoş sohbeti ile koştuğunuzu unutuyorsunuz. Etabın sonlarına doğru Mustafa abi eğer gücüm varsa hızlanıp gitmemi söyledi. Mustafa abi bir şey söylerse yapmak gerekir. Gücüm vardı ve çok iyi bir tempo yakalayarak ciddi şekilde ısınan hava altında etabı güçlü şekilde bitirdim.  

 Garmin 305’im bu etabı 43.08km ve +391m olarak ölçtü. 

GÜN 3
Bugünkü etabın saat 9:00’da başlayacağı açıklanmıştı. Yaklaşık 33km’lik etabın tırmanış ağırlıklı olacağını bir önceki gece öğrenmiştik. Mert deneyimli bir koşucunun yapması gerektiği gibi hazırlıklarını erkenden tamamlayıp start noktasında yerini aldı. Fakat ben ve Caner sabah 7’de ayakta olmamıza rağmen nedense bir türlü hazırlıkları tamamlayamadık. Hep son anda bir şeyler çıktı ve start saati yaklaşırken bir türlü çadırdaki işler bitmek bilmedi. Bundan önceki iki etap 4’er dakika geç başlamıştı. Şansımıza bugünkü etap tam 9:00’da başlayınca, yarış başladığı anda daha çantamın kayışlarını takamamış ve GPS’i ayarlayamamıştım. 

Böyle acemice bir hata ile güne başlamak sinirlerimi biraz gerdi. Bu durumun sorumlusu sadece kendimdim ve bunu telafi etmek de bana düşecekti. Ön grup gözden uzaklaşırken işlemleri tamamlayıp Mert ve Caner’in önüne geçtim ve yüksek bir tempo ile kaybettiğimiz zamanı kapatmak adına hızlı bir başlangıç yaptım. Hafif bir eğimle tırmanış olarak geçilen ilk birkaç kilometre zor geçti fakat sonunda yokuş aşağı kısa bir bölüm yakalayınca kendimize geldik ve tempoyu oturttuk. Acemice yapılan hatanın bedelinin ödenmesi gerekiyordu, ben de onu ödemiştim.

Acıgöl - Fotoğraf Caner
8.5km civarında Acıgöl krater gölünün çevresini asfalttan yüksek bir tempoyla dolaştık ve ilk kontrol noktasına geldik. Kontrol noktasında kartımın işaretlenmesi ile ilgili bir sorun yaşayınca çabuk çıkamadım. Neyseki Mert benden 1 dakika kadar önce noktadan ayrılmış ve önden tempo veriyordu. Biraz efor sarfedip yokuşu hızlı çıktım ve sonraki uzun inişte bacakları açarak Mert’e yetiştim. Caner de hemen arkamızdan geliyordu. 

15.km noktasına geldiğimizde yaklaşık 5.5km içinde +500m yükseleceğimiz büyük tırmanış başladı. Hemen herkesin yürüdüğü bu bölümde öne geçip tempoyu arttırdım ve ön grupla aramızdaki farkı oldukça azalttık. 2. Kontrol noktasına Caner, Mustafa abi, Fırat ve Hüseyin Polat ile birlikte ulaştık. Burada Caner sandalyeye oturup sorun yaşadığı ayakkabısını çıkartınca biraz vakit kaybetti. Uzun inişlerin başladığı bu bölümde kendimi çok güçlü hissediyordum ve iyi bir tempo yakalayarak öne geçtim. Köyden geçtikten sonra yaklaşık 4km süren stabilize yolda hızlı koşulabilen bir iniş vardı. Burası tüm yarış boyunca sanırım kendimi en iyi ve en özgür hissettiğim bölümdü. Tek başıma bazen tehlikeli derecelere ulaşan çok yüksek bir hızda koşarken yüzüme çarpan rüzgarla kendimi harika hissediyordum.  Bu bölümün hemen ardından bir tepeye tırmanış vardı, tırmandım, bayrağı buldum ama ardından yolu kaybettim.

Caner ve Aykut. Foto: RFC Albumu
Hiçbir işaret göremediğim için uzun süre doğru yolu bulmak için GPS ile uğraştım. Garmin’e göre yaklaşık 5 dakika sonra Mustafa abi geldi, o da ilk aşamada yolu kaybetti fakat birkaç dakika daha uğraştıktan sonra biraz da yolu uzatarak doğru yolu bulmayı başarınca etabın geri kalanını birlikte koşarak finişe geldik. Daha sonra etabın son bölümlerinde birçok kişinin benzer kaybolma problemi yaşadığını öğrendik çünkü son bölümde bugünün GPS izi, bir sonraki günün GPS izi ile birbirine karışıyordu.

Bu etapta koşarken ve bütün akşam burnum ve gözüm durmadan aktı. Nezle olmuştum.  Fiziksel performansımı etkilemediği için bunun beni negatif etkilemesine izin vermedim. Bol bol limon yiyip, iki tane çorba içtim, çok bol su içip üstüste idrara çıktım ve ertesi sabah akıntı durmuştu.

 Garmin bu günü 33.52km ve +783m olarak ölçtü.

GÜN 4
Bu güne başlarken kamp yerimiz Güzelyurt’un futbol sahasıydı. İlk günde yaşadığım ufak tefek problemlerden sonra kendimi her geçen gün daha güçlü hissediyordum. İnsan vücudu çok garip, günden güne yorulmanız gerekirken bazen bu yorgunluğu hiç hissetmiyorsunuz ve sırtınızda ağır çanta olmasına rağmen haftalarca bu mesafeleri koşabileceğinize inanmaya başlıyorsunuz. 

Öte yandan bu etabın, uzun günden önceki son etap olduğunun farkındaydım ve bugünü fazla yıpranmadan tamamlamanın önemini beynimin bir kenarına not almıştım. Tam uzunluğu henüz açıklanmasa da Uzun Gün’ün 90km civarında olması bekleniyordu ve bu da ister istemez insanı temkinli olmaya sevk ediyordu. 

Ihlara Vadisine doğru giderken, Mustafa abi'nin arkasında. Fotoğraf Caner
Bir kez daha Mert, Caner ile başladık. Bu kez Mustafa abi de bizle birlikteydi. Bir önceki gün geçtiğimiz yollardan geri döndükten sonra etabın ana lokasyonu olan Ihlara Vadisi’ne doğru yol almaya başladık. Vadiye yaklaşırken bir ara arkama bakınca Mustafa abi ile yalnız kaldığımızı farkettim. İlk kontrol noktasını geçtikten sonra vadinin içindeki teknik geçişlerden kendimizi fazla zorlamadan devam ederek merdivenlere ulaştık. 

Burada 480 merdivenden oluşan bir çıkış var.  Mayıs ayında Sapphire’de katıldığım merdiven yarışmasını hatırlamaya çalışarak öne geçtim. Elimden geldiğince hızlı ama kendimizi yıpratmayan bir tempoda merdivenleri Mustafa abi ile birlikte tamamlayıp kendimizi kutladık. Ardından çıktığımız asfaltta rahat bir tempo ile giderken birkaç yüz metre ötede ön grubu görebiliyorduk.

2. kontrol noktasından sonra tekrar patikaya daldık ve bir süre burada devam ettikten sonra son birkaç km için tekrar asfalta çıkarak etabı tamamladık. Bir etabı daha bitirmek güzeldi ama herkesin kafasında bir sonraki gün olduğu için çok da fazla bir şey ifade etmiyordu. Artık beklenen gün gelip çatmıştı.Hiçliğin ortasındaki kamp alanına gelip dinlenmeye çekildik. 

  Garmin bu etabı 27.2km ve +305m olarak ölçtü.

GÜN 5  - UZUN GÜN
Önceki akşam herkes en güvendiği ve kalorili yemeklerini yemiş, son ayak ve tırnak bakımlarını yapmıştı. Etap öğlen 12’de başlayacağı için sabah herkes normalden daha geç kalkmak istiyordu. Fakat kimsenin deliksiz uyuduğunu düşünmüyorum. Herkes kafasında önündeki zorlu günün muhasebesini yapıyordu. Ben de erken uyandım. Gün içinde sıkıntıya düşeceğim zamanlarda kendimi motive edecek bir söz belirlemeyi düşündüm. Cep telefonumdan ve Caner’in Ipad’inden araştırma yaparken birden fazla beğendiğim söz bulunca birer tane de zamanımızın büyük bölümünü beraber geçirdiğimiz çadırdaki arkadaşlarım için seçip  kendilerine vermeye karar verdim. 

Kahvaltımı yapmadan önce, sabah 8’e doğru çadırdan çıkıp kamptan 300m kadar uzağa yürüdüm. Bunaltıcı sıcak şimdiden çökmeye başlamıştı. Kampı arkama alıp önümde ufka kadar uçsuz bucaksız ilerleyen bir  alanda oturdum. Sanki başka bir gezegendeymiş gibiydim. Tek bir çıt sesi bile yoktu. Sessizliğin sesini dinlerken buraya kadar yaşadığım günleri gözden geçirdim, gün içinde yaşanabilecek problemleri zihnimde canlandırıp bunlara karşı nasıl mücadele edeceğimin planlarımı yaptım ve bir taraftan da kendim için belirlediğim sözü kafamda defalarca tekrar ettim.
“What counts in a battle is what you do once the pain sets in – Bir savaşta önemli olan acı bastırdığında ne yaptığındır.” - John Short

Uzun Gün öncesine Tuz gölünün ortasında. Foto: Turgut Tarhan
Evet, bu maceranın kader anı bu etaptı. Bundan önceki her şey yalan bugün gerçekti. Şişman kadının şarkısını söyleyeceği ve acının bastıracağı gün bugündü. Bu etap başlı başına tek günlük zorlu bir ultra gibi olacaktı. Bundan önceki dört günde sırtımızda ağır çantalarla bozuk zeminde 135km koşmuş, rahat biçimde uyuyamamış ve istediğimiz şekilde beslenememiştik. Ayrıca tek günlük ultraların aksine buradaki istasyonlarda su dışında yiyecek içecek verilmeyecek ve herşeyi çantamızda kalanlardan kendimiz karşılayacaktık. Etabın öğlen sıcağında başlayacak olması da cabasıydı.

Buraya esas geliş amacımın kendimi böyle bir sıcak altında ve bu tür zorluklara karşı test etmek olduğunu kendime hatırlattım. Sıcakla arası hoş olmayan biri olarak en büyük testin bu olacağını biliyordum. Kendimi pozitif düşünmeye zorlayacağımın ve elimden geleni yapacağımın sözünü verdikten sonra daha fazla kavrulmadan çadırın içine kaçtım. 

Kahvaltıdan sonra saat 12’ye kadar beklemek herkes için zor oldu. Hava ısındıkça gerginlik artıyor,  herkes hemen başlamak istiyordu. Bu arada durmadan sıvı alıyordum ama sanki bu sıvılar buharlaşıp uçuyordu. Sonunda start saati yaklaştı, sadece son 45 dakika içinde 1.5 litreye yakın sıvı aldım. Bunun için özel bir çaba sarfetmedim, start noktası etrafında son hazırlıkları yaparken vücut bunu istiyordu. 

Saat 12:05’te yakıcı güneş altında etap başladı. İlk 5km’de ikişerli sıra halinde 10 kişilik bir ön grup olarak her zamanki gibi yüksek tempoyla başladık. Sabahtan beri sağ kalçamda bir ağrı hissediyordum ama bunu unutup halının altına süpürmem gerektiğini bildiğim için ne zaman aklıma gelse kendimi başka şeyler düşünmeye zorladım. (Ağrıyı 1 saat sonra unuttum ve bir daha da hiç hissetmedim).

Etabın bütünüyle birlikte bu başlangıç bölümü tüm yarıştan en çok hafızamda kalan bölümlerden biri olacak. Kimsenin konuşmadığı (konuşarak enerji harcamak istemediği) bu bölümde sadece ritmik şekilde vurulan ayak sesleri, rüzgarla birlikte ayaklardan kalkan toz bulutu ve kilometreler boyunca değişmeyen manzara vardı. Sanki büyük bir savaşa giden askerler gibiydik. Herkes bu boğucu sıcak altında günün neler getireceğini kestirmeye çalışıyor gibiydi. 

Etabın başında savaşa giderken. Fotoğraf Caner
Bir ara Mustafa abi ve Caner’e dönüp “bant üzerinde koşar gibiyiz” dedim. Gerçekten de uzun süredir koşmamıza rağmen manzara aynı kaldığı için sanki olduğumuz yerde koşuyor gibiydik ve bu durum zihinsel olarak insanı çok yoruyordu.
10km’deki ilk kontrol noktasında çiplerin okunması ile ilk kopmalar başladı. Faruk, Mahmut ve Fırat’a Mehmet Yener’in de katılması ile önde 4 kişilik grup oluştu. Caner, ben, Mustafa abi ve Soren arkada bir grup oluşturduk. Birkaç kilometre sonra M. Yener’in yanndan geçtikten sonra öndeki üçlünün birkaç yüz metre arkasında Caner’le birlikte yalnız koşmaya başladık. 

Bu arada saat 2’ye yaklaşıyordu ve tam anlamıyla bir cehennem sıcağı bastırmıştı. İstasyonlarda soğuk su olmadığı için şişelere koyduğumuz su birkaç dakika sonra hamam suyu kıvamına geliyor, mide kabul etmekte zorlanıyor ve içtiğimizde vücut ısısını düşürmek namına bir katkısı olmuyordu. 19.km’den sonraki su ve kontrol noktası 33.km’de olacaktı. 14km’lik bu bölümde 1.5 litre suyun yetmeyeceğini düşündüğümden yanıma ekstra bir 500ml şise almayı planlamıştım. İstasyonda 1.5 litreye yakın su içtikten sonra 750ml x 2 şişemi doldurdum fakat bu istasyonda konsantrasyonumu bozan bir şey oldu ve ayrılırken ekstra su almayı unuttuğumu 500 metre sonra farkettim. 

O kadar su içmeme rağmen 25-26km civarında yanıma aldığım su neredeyse bitme noktasına gelmişti. Onca suyun nereye gittiğini anlamaya çalışırken 33.km’ye kadar dayanmanın kolay olmayacağı belli olmuştu. Caner 30m kadar önümde yavaş ama sabit bir tempo ile koşuyodu. Tehlikeli şekilde dehidrasyona doğru gittiğimi farkedince 33.km’ye kadar koş/yürü stratejisine geçmeye karar verdim ve Caner’e önden istediği tempoyla gitmesini, benim arkadan takip edeceğimi söyledim. 

Bazen beraber gitmek için yalnız gitmek gerekiyor. Gerçekten de öyle. Hızlı yürüyebildiğim için bu bölümlerde fazla geri düşmüyor, koştuğum bölümlerde de farkı kapatıyordum. Bu kısımda beni kurtaran bu stratejiye geçmeyi düşünmek oldu. İstasyona 3km kala bir yaprak gibi kurumak üzereydim ki uzakta istasyonu gördüm. Son 1km kala son bir gayretle Caner’i yetiştim. Caner “ne durumdasın?” diye sordu. “1km sonra iyi olacağım” diye cevap verdim ve istasyona ulaşır ulaşmaz miktarını hatırlayamadığım kadar suyu içtim ve şişelerimi ağzına kadar doldurdum. 

Hiçbirşeye doğru koşmak. Fotoğraf Caner
Tabii ki bu kadar su ile midem şişmişti ama 5-10 dakikalık rahatsızlıktan sonra normale döndüm. Bu bölümü atlattıktan sonra 40K civarındaki istasyona ulaşmak bir nebze daha kolay oldu. Bundan sonraki istasyon 52K’da idi ve yakıcı sıcak altında 5 saattir koşmanın yorgunluğu çökmeye başlayınca zaman zaman bataklık kıvamına gelerek yürümesi bile zor halde olan Tuz Gölü üzerinde yine çok zor bir bölüm bizi bekliyordu. 

Bu arada telefon eden Mert ellerinin şiştiğini söyledi ve ne yapması gerektiğini sordu. Tuz alması gerektiğini söylerken Caner’le kendi ellerimize baktım ve bizim de ellerimizin davul gibi şiştiğini gördüm. Ayaklarımın şiştiğini de sıkmaya başlayan ayakkabıdan hissedebiliyordum. Etabın başından beri ciddi miktarda tuz alıyordum ama o kadar çok su içtiğimiz için bu bile yeterli gelmemişti ve vücuttaki tuz konsantrasyonu azalmıştı. Hemen şişeme bir değil 2 tane tuz tableti attım ve böyle bir zaman için sakladığım Eti Crax’ı (pakette 400mg tuz) yemeğe başladım. Gerçekten de yarım saat içinde şişlik indi ve kendimi çok daha iyi hissetmeye başladım. 

52km istasyonuna ulaştığımızda zorunlu olarak 10dk beklememiz gerektiği ve GPS’lere yeni rotanın yükleneceği söylendi. Söylenene göre garnizon komutanı rotanın değiştirilmesini istemişti. İstasyona geldiğimizde bekleme süresini dolduran Soeren ayrılmak üzereydi. Biz de bu mecburi bekleme süresinde biraz soluk alıp dinlendik. Organizasyon ekibinin ellerinde olmayan bu değişikliği şartlar dahilinde çok iyi idare ettiğini söylemeliyim. 

Hiçbirşeye doğru koşmaya devam. Fotoğraf Caner
İstasyondan çıktığımızda kendimi oldukça iyi hissediyordum ve öne geçip hala görebildiğimiz Soeren’in arkasında koşmaya başladık. Birkaç kilometre sonra Caner’in biraz arkada kaldığını gördüm tempoyu düşürdüm. Telefon edip ne durumda olduğunu sordum. Toparlanmaya başladığını ve 20dk kadar sonra beni yakalayacağını söyleyince Soeren’in 200m kadar arkasında tekrar koşmaya başladım. 

60.km’ye doğru toprak yollar bitip asfalta çıktık ve tam bu noktada Soeren’i yakaladım. Herşeyin yolunda olup olmadığını sorduktan sonra kısa bir sure beraber koştuk ama bir süre yürümesi gerektiğini söyleyince düz yolda öne geçtim. Uzunca bir yokuştan sonra inişli çıkışlı devam eden asfalt yolda havanın serinlemeye başlaması ile kendimi de şaşırtan bir tempoyla çok rahat koşuyordum. Etabın başındaki zorlu bölümü atlattığım için mutluydum. 64.km’deki kontrol noktasına çok iyi durumda geldim. 

Güneş batmak üzereydi. Kafa fenerimi çıkarıp taktım ve reflektif işaretler çantama yerleştirildi. Sularımı da doldurduktan sonra kalan 30km için hazırdım.  İnişli çıkışlı asfalt devam ediyordu ve belki de dinlediğim müziklerin etkisiyle hızlı bir tempoyla 2km kadar daha koştum. Bu kadar koştuktan sonra işler hala bu kadar iyi giderken hep olumsuz bir şeyin olabileceğini düşünür ve bunun ne olacağını kestirmeye çalışırım. Ancak bu kez kestirmeme imkan yoktu. Bir köye yaklaşırken elimdeki GPS bir anda bozuldu ve yolu göstermemeye başladı. 200m kadar geri koştum, GPS’i kapatıp açtım, yolu tekrar seçtim… Hiçbiri işe yaramadı. Çantamdan organizasyonda GPS’den sorumlu kişi olan Serdar’ın telefonunu buldum ve aradım. O da bana yaptığım şeyleri yeniden yaptırdı ama bir işe yaramadı. 

Caner’i aradım, nerede olduğunu sordum. 64k istasyonunda olduğunu söyleyince benim de 2km kadar ileride olduğumu ve GPS’imin çalışmadığını söyledim. Soeren’in birkaç dakika önce çıktığını söyledi. Aynı şeyleri tekrar denerken 10dk kadar sonra Soeren geldi. Onunla birlikte gitmeye başladık ki aynı yerde Soeren’in GPS’i de bozuldu. Soeren ne olduğunu anlamaya çalışırken bende jeton düştü ve bu bölgede bir sorun olduğunu anladım. Serdar’ı tekrar aradım ve sanırım bu bölgede GPS sinyallerinin bloklandığını söyledim. O da bölgenin askeri alan olduğunu ve o sebeple böyle bir şeyin olduğunu söyleyince olay ortaya çıktı. Arkadan gelenlere durumu haber vermesini hatırlattıktan sonra en yakındaki Caner’i arayıp böyle bir şeyle karşılaşırsa şaşırmaması gerektiğini söyledim ve Soeren ile birlikte yoldan devam ettik.
Dehlizlerden birinden geçerken. Foto: Turgut Tarhan

Gerçekten de 400m kadar daha gittikten sonra GPS’ler çalışmaya başladı. Karanlık tam anlamıyla çökmüştü. Hafif eğimle inerken Soeren bu bölümde bana göre çok yavaş koşuyordu. Köpek havlamalarına aldırmadan önden devam ettim ve asfalttan çıktığımız 73km’ye kadar yüksek bir tempoyla ama kendimi tüketmeden moralli bir şekilde geldim.
74.km’de, arazi üzerindeki kontrol noktasını buldum. Burada sularımı doldururken gönüllü arkadaşımız bir sonraki noktanın 87.km’de olacağını ve burada yarışın biteceğini söyledi. Önce inanmadım ve etabın 95km olarak açıklandığını söyledim. Fakat bana rota değişikliği sebebiyle yarışın kısaldığını söylediler. İstasyondan ayrılmadan önce hala ikna olmamıştım. Bunun çok kritik bir bilgi olduğunu ve bundan emin olup olmadıklarını üçüncü kez sordum. Eminim cevabını alınca beynimi son 13km’ye programlayarak istasyondan moralli şekilde ayrıldım. 

Bu bölümde zaman zaman yürümek bile zordu. Engebeli arazide dikenli tarlalar, bataklık kıvamına gelmiş göl, dikkatsizlik ve yorgunluk sonucu çarpınca parmakları morartacak büyüklükte taşlar yol almayı güçleştiriyordu. 87.km’de yarışın biteceğini düşünüyordum. Yarış bir anda 8km kısalmıştı, önemli olay buydu. Önümdeki mesafeye değil katettiğim mesafeye odaklanıp kendimi kutladım. Son kalan yiyeceklerimi plandan erken yedim ve kendimi negatif düşüncelerden arındırdım. 

Kilometrelerin akmak bilmediği zorlu bir 45 dakika sonra 82.km civarında arkamda bir ışık sezdim. Dönüp bakınca Fırat olduğunu gördüm. O da bir süre yolunu kaybetmiş. Sohbet ederek birlikte devam ettik ve 83.km civarında ileride bir istasyonun ışığını gördük. 87.km’de biteceği söylenen bir yarışta 83.km’de istasyon olduğunu görmek aklıma kötü düşünceler getirdi. İstasyona ulaştığımızda korktuğum başıma geldi. Yarış 95km olarak devam ediyordu, neden bana 87km’de biteceğinin söylendiğini kimse bilmiyordu. 

(Yarıştan sonra bana bu bilgiyi veren arkadaşla konuştuk. İyi niyetinden en ufak şüphem yok. Neden ve nasıl olduğunu hala tam olarak anlayamadığım şekilde kendisine böyle bir bilgi ulaşmış, o da bu bilgiyi vermiş. Gönüllülerin yaptığı işe her zaman büyük saygı duyan biriyim, onlar da zor şartlarda bize yardım etmek için çalışıyorlar. İstemeden böyle şeyler yaşanabilir, bunu kendisine de söyledim ve aramızda bir sorun yok. Hatta dönerken Ankara’ya kadar birlikte geldik).

Etaba dönersek… O anda bu bilgiyi kabullenmek zordu. 12 saat koştuktan sonra etabın bitmesini beklerlen sanki yarışa birisi ekstradan 8km daha eklemişti. Önümde iki seçenek vardı: Ya sinirle kendimi kaybedip hiçbir işe yaramayacak aptalca şeyler yapacak ve o zamana kadar verdiğim tüm emeği tehlikeyi atacaktım. Ya da herşeye rağmen sakin kalarak bu şartlar altında etabı tamamlamak için sağlıklı kararlar almaya çalışacaktım. İkincisini yapmayı başardım, bu yarışta beni en çok mutlu eden şeylerden biri de bunu başarmam oldu. 

O andan itibaren bu olayı yarış sonuna kadar düşünmemek için kendime söz verdim. Sadece önümdeki 12km’ye odaklandım. Fırat geri kalan yolda koşmayı pek düşünmüyor gibiydi ama sadece yürürsek 2 saatten fazla alacağını düşündüğüm için koşulabilecek yerlerde koşmamız gerektiğini söyledim. Zaman önemli değildi, önemli olan bu işi olabildiğince önce sonlandırıp dinlenmeye geçebilmekti. 

Böylece son 4km’ye kadar koşulabilecek yerlerde koştuk, geri kalanında hızla yürüdük. Sonlara doğru 6-7 köpeğin 10 metre kadar yanımıza sokulduğu adrenalini tavana vurduran anlar yaşadık. Son bölümde telefonum çaldı, kamp yerinin değiştiği ve GPS rotasını takip etmememiz gerektiği bilgisi geldi. Bazı tarifler aldık ama öyle bir yorgunluk anında bu tarifleri beynin işlemesi çok kolay değil. Fırat’la birlikte çok uğraşmamıza rağmen söylenen işaretleri göremedik. Zaten bizden önce gelen Mahmut ve Faruk da görememiş olacak ki onlar da kaybolmuşlar.

Uzun lafın kısası yarım saatlik bir beklemeden ve dolanmadan sonra bize doğru yürüyen organizasyondan Kayahan’ı bulmayı başardık (teşekkürler)  ve kalan son 2km’yi onun yönlendirmesi ile tamamlamayı başardık. Kampa ulaştığımızda saat gece yarısını geçmiş 01:10’u gösteriyordu. Caner’i ve Mert’i arayıp durumlarını öğrendikten sonra bir duş aldım, Caner’i ve diğer gelenleri karşılayıp tebrik ettim. Hemen çorba hazırlayıp içtik ve birkaç saat uykuya daldık. Sabaha doğru Cenk’in yan çadıra girerken sesini duyup sevindim. İdrar için kalktığımda da Yalçın abinin finişte sesini duyunca tebrik etmek için oraya gittim ve hala parkurda olanların durumunu öğrendim.  

video 
95K etabını özetleyen çok güzel bir video

Parkurda kalan son üç kişi ertesi gün öglen 12 civarında, yani start’tan yaklaşık 24 saat sonra ayrı ayrı geldiler. Hepsini karşılamak için finiş noktasına gittim ve iradelerini ayakta alkışladım. Bu gibi yüksek dayanıklılık ve irade isteyen sporları yapmak için iyi bir hafıza hesabınız olmalı ve ileride zor durumlara düşünce çekip kullanmak için bu hesaba çeşitli periyotlarda yatırım yapmalısınız. Ben de bu arkadaşların tüm o bitkinliklerine rağmen finişteki mutluluklarını izleyip hem onlara hakettikleri değeri vermek istedim, hem de bu görüntüleri ileride ihtiyacım olabilir düşüncesi ile kendi hafıza hesabıma yatırdım. 

  Garmin 305’im bu etabı 94km ve +390m olarak ölçtü.

GÜN 6
Bir önceki etaptaki fiziksel ve zihinsel yorgunluktan sonra son güne motive olmak herkes için zordu. Ama bizim gibi göreceli olarak iyi durumda olanlar için sızlanacak fazla bir şey yoktu. Ayakları bandajlar içinde olan arkadaşlar için bu çok yıpratıcı bir gün olacaktı. Sabah 7 gibi kamptan ayrılıp yaklaşık 2.5 saat sürecek bir minibüs yolculuğu yaptık. Bu yolculuk hem bacakları kilitledi hem de sanki yarış bitmiş de eve dönüyoruz hissiyatı oluşturdu. Start noktasına geldiğimizde tekrar bir 18km koşma düşüncesine odaklanmak kimse için çok kolay olmadı. 

Etap başladığında biz de dahil olmak üzere birçok kişide bunun kolay bir son etap olacağı düşüncesi vardı. Ama çok dik tırmanışlar, teknik geçişler ve navigasyon sorunları ile hiç de öyle olmadı.  Birincilik için iddiali olan Faruk ve Mahmut etabın başlaması ile ileri fırladı. Caner, ben ve Mustafa abi de klasik grubumuzu oluşturarak dar patikalardan son sürat indik ve 2.5km kadar sonra vadiye ulaştık. Burada yine takip edebileceğimiz tek işaretin GPS izi olması dolayısı ile herkes belli yerlerde kayboldu. Hiç kimsenin birbiriyle 100% aynı yollardan gittiğini açıkçası pek sanmıyorum. 

Dik bir tırmanışta Mustafa abi. Fotoğraf Caner
Birbirinden güzel tünellerde, merdiven inişlerinde, nefes nefese bırakan diklikte yokuşlarda ilerlerken ortamdan aldığım keyfi azaltan tek şey her 5 saniyede bir GPS’e bakma zorunluluğuydu. Çoğu zaman dört kişi beraberce doğru yolu bulmaya çalışmamıza rağmen defalarca kaybolmaktan kurtulamadık.  

 12.km’deki kontrol noktasını geçtikten sonra bir süre asfaltta devam ettikten sonra, son 3km için tekrar patikaya daldık. 240km’nin yorgunluğu, navigasyon problemleri ve önümüzde bitirmekten başka bir amaç olmaması beynimi yormuştu. Bu kez beynimin haklı olduğuna karar verip zorlamanın bir anlamı olmadığını düşündüm ve Caner’le 1km kadar yürüdük. Kalan 2km’nin zaten hemen hepsi koşulmayacak diklikte tırmanışlar içerdiği için fazla bir seçim şansımız yoktu. Son metreleri de yarışın neredeyse tamamını birlikte koştuğumuz Caner’le yanyana koşarak tamamladık ve finiş için istediğimiz litrelik ayranları tokuşturarak mideye indirdik. Herhalde hayatımda içtiğim en güzel ayranın bu olduğunu söylememe gerek yok.

Finişte Caner ve ben. Fotoğraf NTVSPOR
Yaklaşık 600m tırmanış içeren ve teknik geçişlerle dolu olan bu etap son gün için hiç de kolay bir etap değildi ve özelllikle 95k etabında hasar alanların bir kez daha büyük bir irade ortaya koymasını gerektiriyordu. Onlar da gerekeni yaptılar ve parkuru tamamladılar. Hepsine gönülden tebrikler.

 17.5K olarak açıklanan bu etabı kaybolmalar dolayısı ile Garmin 18.33km ve +593m olarak ölçtü.

Böylece 7 gün içinde toplam katedilen mesafe  237.4KM ve +3035m tırmanış olarak gerçekleşti.

KİŞİSEL DEĞERLENDİRME

Daha önce katıldığım tüm ultra maratonlarda olduğu gibi bu yarışa katılırken amacım önce bitirmek, daha sonra elimden gelenin en iyisini yapmaktı. Yarış öncesi düşüncelerimi burada bulabilirsiniz. Geri dönüp bir haftalık periyoda baktığım zaman bunda başarılı olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Bunu yarıştaki sıralamadan bağımsız olarak yazıyorum, çünkü bir yarışta sadece kendi performansınızı kontrol edebilirsiniz. 

Haziran ortasına doğru bu yarışa kaydolduğumda etaplı yarışlar hakkında bilgim vardı ama tek günlük ultralar daha çok ilgimi çektiği için ayrıntılı şekilde araştırmamıştım. Geri kalan son 1 aylık dönemde, fiziksel hazırlıktan zihinsel hazırlığa, ekipman ve kalori planlamasına kadar elimden geldiği kadar yoğun bir hazırlık dönemi geçirdim. Maalesef Likya hakkında yeterli Türkçe kaynak ve yarış raporu olmadığı için hazırlığımı MdS başta olmak üzere dünyanın önde gelen etaplı yarışlarındaki raporlara ve deneyimlere dayandırdım. 

Önce Excel’de bir kalori cetveli oluşturup bunu Caner ve Mert’le paylaştım. İlk oluşturduğum bu cetveli de 90% oranında değişmeden kullandım.. Geri kalanı için birbirimize tavsiyelerde bulunduk. Ağırlığa alışmak için kısıtlı zaman içinde 3-4kg’dan başlayıp önce 5-6kg’a, daha sonra 8-9kg’a çıkan çantalarla koşularımı yaptım. Nasıl yokuşlara alışmak için yokuş çalışması yapmaktan başka care yoksa, ağır çantayla koşmaya alışmak için de ağır çantayla koşmaktan başka çare yok. 

Fotoğraf Caner
Daha sonra okuyabildiğim kadar çok yarış raporu okuyarak hem olabilecek sorunlara karşı alabileceğim önlemleri düşündüm hem de bir taraftan bu problemlere karşı zihinsel hazırlıklar yaptım.

Sıcağa karşı aklimatizasyon benim için çok önemli bir konuydu. Sıcak hava herkesin performansını olumsuz yönde etkiler ama bazılarını daha çok etkiler. Ben o daha çok etkileyenlerden biriyim. Bu yüzden konu hakkında güvenilir kaynaklardan araştırmalar yaptım ve aklimatizasyonun hangi periyotta, nasıl yapılması gerektiği konusunda önemli bilgi sahibi oldum. İnsan vücudunun sadece 1 hafta 10 gün içinde sıcaklığa karşı aklime olabileceğini öğrendim. 

Yarışa kaydolduğum gün sıcağa bakışımı değiştirdim. Çevremdeki insanlar "hava ne kadar sıcak" diye sızlanırken, ben daha da sıcak olmasını istiyor ve bunun benim için iyi bir hazırlık olacağını düşünüyordum. Sıcaktan korkmak yerine sıcağı yönetmenin çarelerini ve alınacak önlemleri öğrenmeliydim. Bunu yaptıkça sıcaktan korkmak yerine onunla dost olmaya başladığımı gördüm. Arabada pencereleri kapayıp klimayı çalıştırmamak, açık alanda otururken gölge olan değil güneşli yerlere oturmak gibi çeşitli stratejiler denedim. Bunların fizyolojjk açıdan çok fayda sağladığını düşünmüyorum ama zihinsel açıdan bence çok faydalı oldu. Olaya bakışınız değiştiği zaman sıcağa karşı psikolojik toleransınız da yükseliyor. 

Öte yandan koşularımı sabah saatlerinden havanın hala sıcak olduğu akşamüstü saatlerine aldım. Saunaya gitme şansım olmadığı için bazı alternatif metodlar geliştirdim. 2 defa arabanın içinde kaloriferi sonuna kadar açıp 20 dakika kadar oturmak gibi.  (Bunu denemeye karar veriseniz aman arabaya 2-3 büyük havlu sermeyi ihmal etmeyin). 70-80 derecelik saunanın yerini tutmasa da 50-60 dereceler seviyesine çıkabiliyorsunuz. 

Fotoğraf Caner
Yarışa gelince… Yarışı başarıyla tamamlamada bu hazırlığın yanısıra başka faktörler de devreye girdi. Öncelikle sadece kendi yarışımı koşmaya odaklandım. Bu amaçla etaplara Caner ve Mert’le beraber başlayıp kendi tempomuzda giderek bir kontrol mekanizması oluşturduk. Daha sonra gün içinde kendimi nasıl hissettiğime ve ne kadar zorlandığıma bağlı olarak tempomu ayarladım. İlk gün hariç geri kalan günlerde yarışın ikinci yarılarında hep güçlü oldum. Bu da doğru bir strateji ile gittiğimin kanıtı oldu. 

Böyle bir yarışta her zaman bir sonraki günü hesaplamalısınız, özellikle de uzun gün koşulmadan hiçbir şeyin bitmeyeceğini aklınızdan çıkarmamalısınız. Ben de öyle yaptım ve her etapta yedekte bir şeyler bırakmaya dikkat ederek koştum. 

Bir diğer konu pozitif olma konusu idi. Yarışın ilk günü olaylara pozitif bakma konusunda bir karar aldık ve bunu ilerleyen günlerde uyguladık. Yorgunluk ve bitkinlik çöktükten sonra her türlü olayın negatif yanını görmek kolay ama böyle bir ortamda ihtiyacınız olan kesinlikle bu değil. Çadırımızda bulunan Yücel ve Yalçın abi’nin de son derece pozitif insanlar olması işimizi kolaylaştırdı.

Yazıyı buraya kadar okuduysanız çok büyük sorunlar ve problemler yaşamadığımı farketmişsinizdir. Ben başkalarının yarış raporlarını okurken böyle az sorunlu yarışları pek sevmem çünkü sorun yaşanmamışsa o yazıdan çıkaracağım dersler de az olur.

Bunu telafi etmek için bu tip etaplı bir yarışa ilk defa katılacaklar için birkaç tavsiyede bulunmak istiyorum. 

İLK DEFA KATILACAKLARA NAÇİZANE TAVSİYELER
  • Kendiniz için doğru ayakkabı çorap kombinasyonlarını bulmak için denemeler yapılacak yerin burası olmadığı gerçeğine hazırlıklı olun. Başkasının ne giydiği ve ne yaptığı sizin için fazla önemli olmamalı. Önemli olan antrenmalarınızda kendi doğrularınızı bulmak ve yarışta da bunu uygulamak. Ayrıca ayaklarınızın hem gün içinde, hem de günden güne şişmesine hazırlıklı olun. Eğer yarışa başlarken ayakkabınız en az 1 numara büyük değilse geri kalan günlerde büyük sıkıntı çekmeniz kaçınılmaz. Acı tecrübeler yaşamamak için hazırlığınızı buna göre yapın. 
  • Ağır çanta taşımak için düzenli şekilde antrenman yapın. Ağırlığa alışık değilseniz yükü yavaş yavaş arttırın. Birdenbire büyük ağırlıkları taşıyarak koşmaya çalışmak hem zayıf kaslara yük bindirecek hem de koşu formunuzu bozacaktır. Koşu formunun bozulması da büyük sakatlıklarla sonuçlanabilir. Bu konuyu hafife almayın.
  • Bu sıcaklıklarla sadece su içerek baş edemeyeceğinize karşı hazırlıklı olun. Tuz ve tuzlu gıdalar almanın önemini kavrayın ve eğer bu konuda tecrübeli değilseniz antrenmanlarda bu konunun üzerine eğilerek kendiniz için doğru dengeleri bulmaya çalışın. Başlangıç noktası şu yazı olabilir. 
  • Gün içinde sizi nefes alamaz hale getiren sıcaklıklara ulaşacak havanın gece yarısından sonra soğuyacağına ve gerekli kıyafet, tulum, mat kombinasyonlarını yanınıza almamışsanız size uykusuz ve zorlu  geceler geçirteceğini unutmayın.
  • Etapların sonrasında hemen çadıra girip yatmak çok cazip gelebilir. Ama bir etabın bittiği an bir sonraki etabın hazırlığının başladığı andır. İlk yarım saat içinde tercihan karbonhidrat/protein oranı 3:1 olan bir gıda alarak toparlanma periyodunuzu hızlandırın. Esneme ve açma germe hareketleri ile kasları rahatlatın (Teşekkürler Mustafa abi). Duş imkanından faydalanıp kıyafetleriniz ve çoraplarınızı yıkayıp kurumaya bırakın. Ayaklarınızın durumuna göre tuzlu sudan faydalanın. 
  • Çadır huzurunun bir hafta sürecek bu maceradaki önemini en baştan kavrayın ve buna göre hareket edin. Yorgunum, karnım aç gibi bahanelerin ortak yaşam alanı olan çadır içindeki sorumluluklarınızı yerine getirmemek için yeterli olmadığını, herkesin en az sizin kadar yorgun ve aç olacağını unutmayın. Çadırda birlikte kaldığımız Caner, Mert, Yücel ve Yalçın abi ile birlikte hepimiz birbirimize en baştan beri saygı ve sevgi çerçevesinde yaklaşıp birbirimizi her alanda destekledik. Bunun da moral motivasyonumuz anlamında çok fazla artısını gördük. 
  • Her etap öncesindeki brifingleri can kulağı ile dinleyin. Kabul edelim ki o kadar detayı ezberlemek için parkurda kaç defa dolaştığını merak ettiğim Tolga’nın anlattığı şeylerin yarısından fazlasını brifing bittiği anda unutacaksınız ama hatırladığınız kadarı hayatınızı kurtarabilir. 
  • Bir şeyin önlemini almak için büyümesini beklemeyin. Su içmek için dehidre olmayı, koşarken yemek için güçsüz düşmeyi, ayak bakımı yapmak için üstüne basamamayı, krem sürmek için güneş yanığı olmayı vs. Önlemi erkenden alın yoksa çok geç olabilir.
  • Yarışın kuralları dahilinde yardımlaşın, destekleyin ve paylaşımcı olun. Zorluk yaşayan birine destek olup motive etmenin, saatler sonra etabı bitirmeyi başaranların mutluluğuna ortak olmanın güzelliğini keşfedin. Arazide zorlu şartlarla mücadele ederken en büyük destekçilerinizin diğer yarışmacılar olacağını unutmayın.  
  • Pozitif olun. Buraya sizi kimsenin silah zoruyla getirmediğini unutmayın ve ilk karşılaştığınız sıkıntıda sızlanmaya başlamayın. Bu hem sizin kendi iç motivasyonunuzu düşürecek hem de çevrenizdekileri olumsuz etkileyecektir. Hatta sizden uzaklaştıracaktır. Bir ultra maratonda negatif olan her düşünce gereksiz bir düşüncedir. Her gereksiz düşünce de zaman ve enerji kaybıdır. 
  • Etaplar dışında kendinizi motive etmek ve ilham almak için çeşitli stratejiler deneyin. Örneğin biz akşam yemeklerini çadır içinde yemek yerine güneş batımını izleyebileceğimiz kamp yakınındaki sakin ve sessiz yerlere gittik. Bir taraftan enerji depolarımızı doldururken bir taraftan da ertesi günkü etap için ruhumuzu şarj ettik. Ben özellikle uzun etabın sabahı olmak üzere bir iki defa kamptan biraz uzaklaşıp 15-20 dakika kadar yalnız başıma kaldım ve buraya neden geldiğimi kendime hatırlatıp negatif düşüncelerden kendimi arındırdım.
  • Kimseyle yarışmayın, kendi yapabileceğinizin en iyisini yapmaya odaklanın. Bunu söylemek kolay ama uygulamak o kadar kolay değil. Herkesin altyapısı, buraya gelirken yaptığı antrenmanlar, sıcağa vereceği tepkiler farklı. Üstüste günlerdeki ağırlaşan mesafelere vereceği tepkiler de öyle. Başkasının yarışını koşmaya çalışarak figüran olmaktansa kendi yarışınızda başrolü oynamanın zevkini yaşayın. 
  • İlk defa böyle bir yarışa katılıyorsanız yarışı tamamlamanın değerini hiçbir zaman küçümsemeyin. (Ultra koşmaya alışık olanlar bunun değerini zaten bilirler).
  • Her zaman kendinize güvenin ama yarışın zorluluğunu hiçbir zaman hafife almayın. Çünkü 10kg yükle 4 günde 135km koştuktan sonra, hiç dinlenmeden yakıcı sıcak altında 95km koşmak hafife alınacak bir şey değil. Bunun için en az fiziksel kapasite kadar zihinsel güç, motivasyon, doğru beslenme/sıvı alma stratejisi ve güçlü bir iradeye sahip olmanız gerekli.
  • Organizasyondaki görevlilere ve gönüllülere karşı saygılı olun, verdikleri çaba için teşekkür edin. Bu şartlarda bu mesafeleri koşmak çok kolay değil ama tek zorluk yaşayan da koşanlar değil. Koşanlara yardımcı olmak, parkurda ve kamp alanında güvenliği sağlayıp kuralları uygulamak için onlar da bizim gibi uğraş veriyorlar. Kurallar dahilinde isteklerinizi belirttiğinizde zaten herkes size yardımcı olmak için elinden geleni yapacaktır. Ama herkesin uyduğu kuralların sadece sizin için esnetilmesini isteyip kimsenin huzurunu kaçırmayın. 
  • Çadırın bir tarafında yemek yiyenler varken diğer bir tarafında cerrah ustalığında ayak/tırnak bakımı gerçekleştirenler olacağı gerçeğine hazırlıklı olun. Alışık olunmayan yemekleri günlerce üstüste yemenin ilginç bağırsak hareketleri oluşturabileceğini unutmayın. Uykunuz hafifse kulak tıkacı, burnunuz hassassa burun mandalı (!?) gibi aksesuarları yanınızda getirin. Herşeyden önce böyle şeylere gülümseyerek yaklaşın ve bunların sizi olumsuz etkilemesine izin vermeyin. Hepsi daha sonra tebessümle hatırlayacağınız bu özel deneyimin bir parçası. 
  • İkinci günden itibaren ayaklarını sürüterek ağır çekimde yürümeye çalışan, yiyecek gördüğü zaman gözleri parlayan, güneş batınca yatıp güneş doğunca kalkan, birbirleriyle hırıltılı ve iniltili sesler çıkararak iletişim kurmaya çalışan zombilerden oluşan bir kamp yaşamına hazırlıklı olun. Bu zombileri dış görünüşleriyle değerlendirmeyin, aslında hepsi iyi insanlar. “Normal” insanlar bu havalarda deniz ve havuz kenarlarındaki şemsiye altlarında yatmayı tercih ederken, sırtlarındaki ağır çantalarla bu mesafeleri koşan bu garip ama özel grubun bir parçası olduğunuz için kendinizi tebrik edin!

ORGANİZASYON HAKKINDA

Bu organizasyondaki artılar çok fazla. Kamp yaşamında koşucular için her türlü rahatlık sağlanmış. Etaplar sonrasında sıcak su ile duş imkanı, portatif tuvaletler, kıyafetleri yıkamak için sabun ve musluklar,  elektronik aletleri şarj etmek için prizler... Dünyada bu tip yarışların örneklerini takip edenler bunların ne kadar lüks şeyler olduğunu bilirler. 
Siz koşmak için kamptan ayrılırken kamp ekibi çadırları söküp bir sonraki kamp alanına taşıyor ve siz koşunuzu bitirip geldiğiniz zaman yeni kamp kurulmuş oluyor (isminiz Mahmut veya Faruk’sa biraz beklemeyi göze alacaksınız tabii!).

Daha önce iki Likya Ultra Maratonu’nun altından başarıyla kalkan organizasyon ekibi ve gönüllüler artık büyük bir aile gibi olmuş ve görev dağılımları son derece başarılı şekilde belirlenmiş. Hemen herşey otomatiğe bağlanmış halde ve sorunsuz şekilde ilerliyor, oluşabilecek doğal aksaklıkları da ya siz farketmeden ya da en kısa zamanda özveriyle çözüyorlar. 

Hepsinden önemlisi ise herkes son derece iyi niyetli ve size yardım etmek için elinden geleni yapıyor. Bu anlamda ben görevlisinden gönüllüsüne herkese teşekkür ederim. Türkiye’de henüz çok az kişinin ilgi duyduğu bir alanda dünya standartlarının üzerinde bir iş çıkartıyorlar. Ben tek bir konu hariç (ki bunu aşağıda detaylı şekilde açıklayacağım) beklediğimin ve dünyadaki benzer yarışlardan bildiğim standartların üzerinde bir kalite ile karşılaştım.

Organizasyonun yarış içinde bazı zor kararları hoş olmasa da kararlılıkla alması bence önemliydi. Hiçbirimiz böyle bir yarışta katılımcılardan birinin diskalifiye olmasını istemeyiz. Ancak ortada bazı kurallar varsa, bunlar herkes için geçerli olmalı ve uygulanmalıydı. Aksi takdirde yarışın saygınlığına gölge düşerdi. Bu açıdan da bence doğru olan kararlar alındı. 

Mustafa abi, Caner, Mert ve Aykut. Foto: Turgut Tarhan

Geliştirilebilecek Alanlar
-Organizasyondaki bana göre en önemli sorun parkurda yön bulma işleminin neredeyse tamamıyla GPS’e dayandırılmasıydı. Yarışta eğer kötü bir derece yapmış olsaydım veya bitiremeseydim bu söyleyeceklerim belki başka bir gözle algılanabilirdi. Ancak yarışta bu sorunu sadece ben yaşamadım, herkesin başına birçok defa geldi. Bu sebeple bunları yazarken tek derdimin yarışın daha mükemmele doğru gitmesi olduğunu söylememe sanırım gerek yok. 

GPS kullanımına karşı değilim, hem koşarken hem arabada uzun yıllardır faydalandığım ve herkese tavsiye ettiğim çok önemli bir araç. Ancak bu yarışta çoğu zaman tek yön bulma aracı olarak kullanılması bence birçok sorun yarattı.

Neydi bu sorun? Patika koşularının ve ultra maratonların dünyada büyük hızla yayılmasının en önemli sebeplerinden biri insanların şehirlerdeki teknolojiye bağımlı hızlı yaşamdan uzaklaşıp doğayla başbaşa kalma arzusu. Biz de bu ultra maratonda birçok insanın göremeyeceği son derece özel yerlerden geçtik. Ancak özellikle vadiler içinde olan bölgelerde veya yolun olmadığı tarlalarda her 5 saniyede bir GPS’e bakmaktan birçok kez bu güzellikklerin zevkine yeterince varamadık. Ayrıca 20 metrelik bir mesafede bazen 3 tane dönüş olan birçok yerden geçtik ki, bu tip yerlerde koşu hızındayken GPS’in en hassas derecesinde bile doğru yolu bulmak çoğu zaman tesadüflere ve içgüdüsel çıkarımlara kalıyor. 

Faruk ve Mahmut bu yüzden son anlara kadar kaybolup zaman kaybetme korkusu ile birbirlerinden ayrılamadıklarını kendileri de söylediler. Bu da bence işin heyecanına darbe vuran etkenlerden biriydi. Son güne girerken benim normal şartlarda üçüncü olmam mümkün değildi. Ama son gün sadece GPS’e dayanarak giderken yolu kaybetmeye o kadar açık bir parkur vardı ki, Fırat birkaç büyük şanssızlık yaşasa o zamana kadarki emeği güme gidebilirdi. Ben bunu etaptan önce Caner ve Mert’e de açıkça söyledim ve rahatsızlığımı dile getirdim. 

Ayrıca bu işin dünyadaki önemli örneklerine baktığımızda da tamamen GPS’e bel bağlanan bir örnek göremiyorum. Mustafa abi Gobi’de her 50/100 metredeki işaretleme sistemini anlattı. Four Deserts’ın yarışlarında zaten GPS zorunlu malzeme değil. Ben Al Andalus Ultra Trail’ı düzenleyen ekibin aynı bölgede organize ettiği Ultima Frontera 160’ı koştum ve Al Andalus ile aynı olan işaretleme sistemine birebir şahit oldum. 50-100 metrede bir kurdelalar, yol üzerinde ve yanlarında sprey boyayla işaretler, direkler ve ağaçlar üzerinde tabelalar ve gece etabında kurdela uçlarına bağlanan reflektif malzemeler. Diğer her yönden uluslararası standartlarda ve üzerinde olan bu organizasyonun en temel ihtiyacının bu evrensel işaretleme sistemine geçmek olduğunu düşünüyorum.  Aslında çok daha zor şeyleri başaran bu ekip için işin sistematiğini tecrübe ettikten sonra bunun hiç de zor olacağını düşünmüyorum çünkü parkurun çok büyük bölümüne araba girebiliyor. Likya’da yol zaten işaretli olduğu için büyük bir problem yok ama Kapadokya için bence bu konu üzerine biraz eğilinmesi yerinde olur. 

Fotoğraf Abdullah Özdemir
 -Brifinglerde parkur bilgileri ile birlikte bir eğim grafiği verilmesi bence hoş olur. Ultra maraton koşan birinin tempo, hidrasyon ve beslenme planlaması başta olmak üzere yapacağı hazırlıkta eğim grafiği eli ayağı kadar önemlidir. Eğer bu grafik yarışmacılara etaptan önce sağlanırsa planlama yapmak için çok faydalı olur. Her parkurun GPS datası bulunduğu için bunun da herhangi bir zorluk yaratacağını sanmıyorum.  

-Kampta güvenilir şekilde ölçüm yapan bir tartı olmasının herkes için son derece faydalı olacağını düşünüyorum. Hem yarışmacıların etap sonu başta olmak üzere kendilerini tartarak dehidrasyon durumlarını değerlendirmeleri hem de günden güne değişen çanta ağırlıklarını takip etmeleri açısından bu çok faydalı olur. Maliyet olarak da sanırım büyük bir külfet  yaratmayacaktır. 

-Tshirt ve madalya konusuna bence çok daha fazla önem verilmeli. Her yarış mutlaka bitirenler için özeldir ancak zorluk derecesi böyle yüksek yarışların kendilerini benzerlerinden ayıran, özel bazı tshirt/yelek ve madalya vs. vermeleri adettendir. 

Ayrıca Tshirt’ün kaliteli ve bilgilendirici olmasının organizasyonun tanıtımı açısından çok önemli olduğunu düşünüyorum. Kalite bakımından verilen Tshirt’ler bence son derece iyi ancak önünde veya arkasında ultra maraton hakkında hiçbir bilgi yok. Bunun nasıl bir yarış olduğunu,  koşan ama ultra maraton kavramına uzak birçok koşucunun bile anlaması zor. Oysaki yarışmanın tarihleri, mesafesi hatta bölgenin bir haritasının bulunduğu bir tasarım ile bu Tshirt çok daha iyi bir tanıtım aracı olarak kullanılabilirdi. 

Madalya konusu tamamen kişisel bir görüş olsa da, insan ister istemez verilen madalyaların Türkiye’deki hemen her yarı maraton ve 10K koşusunda verilen madalyalardan bir farkı olmasını bekliyor. Bence bu konular önümüzdeki yarışlar için en kolay ve az maliyetli şekilde iyileştirilebilecek ama yarışın tanıtımı başta olmak üzere bütününe çok önemli katkı sağlayabilecek unsurlar.  

Emeği geçen herkese tekrar teşekkürler.

Yarış Sonuçları için tıklayın 


Aykut Çelikbaş 


3 yorum:

  1. Aykut,
    Yazını okurken tüm parkurları tekrar koştum. Dün de yazmıştım, sizler Türkiye ultra maraton tarihine müthiş notlar düşüyorsunuz. Etik davranışlarınız ve eleştirileriniz gerçek bir sportmenlik ruhuyla örtüşüyor.
    Küçük bir not düşmek istiyorum. Yazarken birer cümlede olsa koşulan bölge ile ilgili tarihi ya da coğrafi bilgileri yazına eklemen yazını dahada akıcı ve çekici kılacaktır. Güzel atlar ülkesi Kapadokya'da Hasan Dağı ile Erciyes dağının volkanik külleri üzerinde koşuyorduk gibi..
    Güzel aklınla birçok yazı yazman dileklerimle.
    Yücel Kalem

    YanıtlaSil
  2. Faydalı bilgiler için çok teşekkürler Aykut. Kalemine, yüreğine sağlık..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Haluk işe yaradıysa ne mutlu. Likya'da şimdiden bol şans, heyecanla takip edeceğiz.

      Aykut

      Sil