11 Ekim 2016 Salı

Spartathlon 2016 Yariş Raporu

"Şafaktan önce hava karanlıktır ama şafak asla başarısız olmaz. Şafağa güvenin." - Florence Scovel Shinn
"Kırılma Anı" olarak Türkçe'ye çevirebileceğimiz "The Moment of Truth" deyimi, dictionary.com'a göre kişinin karakterinin, cesaretinin ve yeteneklerinin en zorlu bir teste tabi tutulması anlamına gelir.

Gelişmiş toplumlarda her şey daha fazla konfor üzerine kurulduğu için birçoğumuz günlük hayatımızda bu anlarla çok ender karşılaşıyoruz. İş ultramaraton koşmaya gelince ise bu anlar daha sık görülüyor. Hemen her yarışta bırakmak veya devam etmek gibi zor kararların alınması gereken kritik anlar bulunuyor. Bence birçoğumuzun mantık sınırlarını zorlayan bu mesafeleri koşmamızın sebeplerinden biri, kendi içimizdeki şüphe ve güvensizliklerle yüzleşmek için bu anları kovalamak istememiz yüzünden. En azından benim için sebeplerden birinin bu olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. 

İş Spartathlon'a yani sizi Atina'dan Sparta'ya kadar 246 kilometrelik mesafeyi çoğu zaman zorlu hava şartlarında 36 saatin altında koşmaya zorlayan bir yarışa geldiğinde, bu kırılma anları ile mutlaka birden fazla kez karşılaşıyorsunuz. Belki Pers ordusunun saldırısına karşı M. Ö. 490 yılında Sparta'lılardan yardım istemek için gönderilen Pheidippides kadar büyük baskı altında değilsiniz ama bu nereden bakarsanız bakın oldukça zorlu ve stresli bir görev. Hatta bütün bir senenin içinde ele aldığımda, yarışın tamamının bir kırılma anı olduğunu söyleyebilirim. 

Neden Spartathlon? Öncelikle bu her yönüyle büyük bir yarış ve bu sadece mesafe ile sınırlı değil. Bunu bilmek için yarışı kendinizin koşmuş olması da gerekmiyor. Daha önce koşmuş biriyle konuşur veya yarış raporunu okursanız, bu yarışın daha önce koşmuş hemen herkes için çok özel bir yarış olduğunu hemen anlayabilirsiniz. Benim için ise Spartathlon beni bir koşucu olarak en büyük teste tabi tutan yarış. Acımasız bir yarış olmasına rağmen aynı zamanda da adil. Herkese eşit davranan, kimin nereden geldiği ile veya daha önce kaç defa bitirdiği ile ilgilenmeyen, ileri süreceğiniz bahaneleri ise hiç dikkate almayan bir yarış. Spartathlon'u koşmaya başladığınızda 36 saat boyunca üzerinize spotlar çevriliyor ve saklanacak bir yer kalmıyor. Ardından da yarış size soluklanacak fırsat tanımadan bir dizi zor soru sormaya başlıyor. Evet, yarışa her yönüyle önceden hazırlanmış olmanız gerek ama ortaya çıkacak sonuç aslında bu sorulara her bir kırılma anında vereceğiniz cevaplara bağlı.  

Herkesin favori bir yarışı olduğu gibi benim favori yarışım şüphesiz ki Spartathlon. Yarışın tarihi, organizasyon yapısı, barındırdığı olimpik ruhu ve içindeki dostluklar sebeplerden bazıları ama biraz derine inince aslında çok daha fazlası var. Bu, beni çırılçıplak bırakıp, tüm zayıf yönlerimi, korkularımı ve endişelerimi ortaya çıkaran bir yarış. Ama bunlarla mücadele etmeye çalışmak beni daha güçlü ve daha kararlı bir koşucu ve insan olmaya zorluyor. Eğer bir an bile kendime olması gerekenden fazla güvenirsem parkurun bana haddimi bildireceğini biliyorum. Her katıldığımda, işin absürdlüğü ve diğer katılımcıların deneyimleri karşısında kendimin ne kadar önemsiz olduğunu görüyorum. Aslında bu benim için bütün bir yıl boyunca çeşitli fedakarlıklar yapmayı gerektiren bir yarış ama yarışı da bunun için seviyorum. Ve sanıyorum ki tüm bunlar beni daha iyi bir insan olmaya yönlendiriyor.




Kerem Yaman tarafından tasarlanan Türkiye Spartathlon logosu ve Tişörtü (Buna neden gerek olduğu konusundaki detayı aşağıda bulabilirsiniz).
Hazırlık

2014 ve 2015'te yarışı başarı ile tamamladıktan sonra 2016'da 34. kez düzenlenecek Spartathlon'a davet edilen 400 kişiden biri olmak benim için büyük bir onurdu.

Türkiye'de patika ultraları çok hızlı şekilde artıyor ama ultramaraton sporunda gelişmiş ülkelerin aksine ülkemizde hala yol ve pist ultraları yok. Bu yüzden önceki iki yılda olduğu gibi hazırlık yarışlarımı yine patika ultralarında yapmaktan başka seçeneğim yoktu. Hatta her ne kadar parkuru tamamlayamasak da Ağustos sonunda Salomon Türkiye takımı olarak katıldığımız  UTMB-PTL yarışına girdim. Ama Eylül ayı geldiğinde benim için her şey Spartathlon'dan ibaretti. Üçüncü kez üst üste bitirmek için kararlı ve motive idim.

Başlangıç

Cuma sabahı saat 7'de Acropolis'in önünde tüm dünyadan gelen 400'e yakın koşucu ile birlikte startı beklerken bu yıl yarış için seçtiğim tema threepeat ile basketboldu. Basketbol geçmişinden gelen biri olarak üç defa üst üste şampiyonluk yaşamanın zor ve ender elde edilen bir başarı olduğunu bilen biriyim ve bu anlamda yarışı dörde bölmüştüm. İlk 80 km normal sezonun ilk yarısı olurken 80 ila 160K arası sezonun ikinci yarısını temsil edecekti. 160 - 205K arası playoffları, son maraton ise final serisini simgeleyecekti.
Foto: Suna Altan
Destek ekibinden Suna ve Kerem ile (Atil bize daha sonra katılacaktı) Foto: Nikolaos Petalas

Kafamdaki basketbol oyununda normal sezon içindeki her maçı kazanmamın şart olmadığını kendime hatırlattım. Bazı maçları kaybetmekte sorun yoktu. Önemli olan beni playoffların dışında bırakacak seviyede bir hata yapmamaktı. Bu yaklaşımın yarış boyunca üzerimden baskıyı aldığını ve işlerin yolunda gitmediği zamanlarda bana tutunacak bir dal uzattığını fark ettim.

Spartathlon'un sonu gibi başı da her zaman özel. Heyecanlar, endişeler, planlar... Çok geniş bir yelpazedeki duyguların birbirine karıştığı anlar. Başlangıçtan hemen sonra uygun tempomu buldum ve kendi dünyama daldım. Yarı maraton noktasına kadar bir süre önümde yarışı son 5 yıl içinde 3 defa kazanmış olan İtalyan Ivan Cudin koşuyordu. (Bu yılın büyük bölümünü sakatlıkla geçirdiği için hedefi hızlı bir süre yapmak değil sadece bitirmekti.) Geçmiş yıllardan birçok tanıdık yüz ile kısa sohbetler yaptım ama temelde ilk maratonu tamamen yalnız koşarak 3:45'te geçtim. El mataramı aldıktan sonra istasyondan sonra gelen tırmanışa başladım. Saat 11'e gelirken hava iyice ısınmaya başlamıştı ama henüz çok rahatsız olmamıştım. Brifingte ilk gün sıcaklığın 29 derece (ki bu klasik Spartathlon havası diye biliniyor) olacağı söylenmişti. Esas sıcak hava ikinci gün yaşanacaktı.

İlk 50 kilometreyi geçtikten sonra Çek Cumhuriyeti'nden Martin ile bir süre sohbet ederek önlü arkalı gittik. Martin ülkesinin en hızlı koşucularından olmasına rağmen geçen sene yaşadığı sorunlar ile zaman sınırı dışında kalmıştı ama bu yıl bitirmek için çok motiveydi. İlk 65-70 kilometrede kendimi iyi hissederken saat 13:00 civarlarında artık güneşin iyiden iyiye ısırması ile 30'ar saniyelik birkaç yürüme molası vererek tempoyu düşürdüm. Normal sezonda her maçı kazanmam gerekmediğini kendime hatırlattım. "Aptalca bir şey yapma yeter" diye kendime telkinde bulundum. Bir süre sonra uzun yokuşu bitirip Corinth Kanalı'na ulaştım ki burası her zaman morali yükseltip, 80K'daki büyük istasyona birkaç kilometre kaldığı anlamına gelir. 80K geçişi bu yıl 7:50 olarak gerçekleşti. Geçen senelerden birkaç dakika daha yavaştı ama henüz çok büyük bir sorunum olmadığı için işlerin gidişatından mutluydum.

Burada destek ekibi ile buluştum ve çorba içip biraz patates yemek için ilk kez oturdum. Vücut ısımı gölgede biraz indirdikten sonra tekrar hareket etmek için hazırdım. Kendimi iyi hissediyordum ama sıcaklık artık çok olumsuz etkiliyordu. Hava soğuyana kadar tempoyu fazla yükseltmemeye karar verdim. Yarışın başından beri yalnız koşuyordum ve kafamın içindeki sesler giderek sinir bozucu olmaya başlamıştı. Sesleri bastırmak zorlaştığı için bir süre yolda sohbet edecek birini aradım ama kendi tempoma uygun birini bulamayınca yalnız olarak devam ettim.
Geçtiğiniz okullarda öğretmenler öğrencileri dışarı çıkararak onların hem zihinlerini açıyor hem de kafalarına koyup gerekli emeği verirlerse yapabileceklerinin limiti olmadığını öğretiyor. Foto: Sparta Photography Club
1881 yılında yapımına başlanan Corinth kanalı 12 yılda tamamlanarak Adriyatik ile Ege Denizi'ni birbirine bağlar. 21 metre genişliğindeki kanal gemiler için yaklaşık 400 kilometrelik yol tasarrufu sağlar.  
Foto: Atil
Ceket ve Kafa Feneri

Halkion Köyü'ne (112.9K) ulaştığımda hava soğuyordu ve güneş batmak üzereydi. Biraz daha çorba içtikten sonra kafa fenerimi ve kolluklarımı alıp yola çıktım. Bir süre sonra feneri açtım ve birkaç adım arkamdan birinin koştuğunu fark ettim. Umarım İngilizce biliyordur da biraz konuşuruz, diye düşünerek yanıma gelmesini bekledim. Sonuçta İngilizce bilen Bernhard adında bir Alman olduğunu öğrendim.

Bernhard ile hemen sıkı bir diyaloğa girdik. Spartathlon'u ikinci kez koştuğunu ve geçen sene 90. km'de bırakmak zorunda kaldığını öğrendim. Ayrıca önceki sene bir 24 saat yarışında 221 kilometre koştuğunu ve Alman milli takımına seçildiğini söyledi. Bir süre daha gittikten sonra Bernhard bana dönüp "Galiba büyük bir hata yaptım ve ceketimi 160. km'deki istasyondaki dropbag'e bıraktım." dedi. Gündüz çok sıcak olduğu için gece olunca havanın fazla soğumayacağını düşünmüştü ama denizden uzaklaşıp tırmanacağımız Artemisio Dağı'na yaklaşırken üzerindeki tişört ile daha şimdiden üşümeye başlamıştı. Ona destek veren birileri olup olmadığını sordum, olmadığını söyledi. Ekipte benim yedek bir ceketim bulunuyordu ve 123.3K'daki Ancient Nemea istasyonunda o ceketi ona vereceğimi söyledim.

Bu bölümde beraber çok iyi bir tempoyla koştuk ve istasyona birlikte geldik. Ben ceketi verirken kendisi de istasyondaki dropbagden fenerini aldı. Ama büyük bir sorun vardı, fener çalışmıyordu. Sorun pillerde değildi. Programlanan fenerlerden biri olduğu için sorunu çözmek için bilgisayara bağlamak gerekiyordu ama böyle bir imkan yoktu. Sonuçta Suna'daki yedek feneri de Bernhard'a verdik ve ikimiz tekrar yola koyulduk.

Bernhard ile çok iyi bir ikili olnuştuk ve dağın eteklerindeki yokuşlara rağmen gerçekten iyi koşuyorduk. Ceket ve fener için çok mutluydu. Bir taraftan da parkurun geri kalanı hakkında sorduğu soruları elimden geldiğince cevaplıyordum. Çok farklı konulardan konuştuk ve sadece birkaç saat içinde aslında özel hayatlarımızda ne kadar çok ortak noktamız olduğunu fark ettik. Daha önce hiç tanımadığınız biriyle bu kadar hızlı şekilde sıkı bir dostluk kurmak ultraların en şaşırtıcı yönlerinden biri. Bernhard yokuşlarda güçlüydü, ben de düzde ve inişlerde tempoyu yükseltiyordum. Kendi stratejimi bozmamak için kendisini iyi hissediyorsa devam etmesini söyledim ama 140. km'deki Malandreni Köyü'ne kadar birlikte geldik. Burada ben bir çorba için dururken Bernhard devam etti. Bu onu yarışta gördüğüm son an oldu ve umarım bu kez finişi görür diye düşündüm.
Ancient Nemea istasyonuna doğru Bernhard ile koşarken. Foto: Shooting Therapy


Çoğu tırmanış olan bundan sonraki 20 kilometreyi yalnız koştum. Giderek Artemisio dağına yaklaşıyordum, hava soğuyordu ve müthiş bir uyku bastırıyordu. Hatta Lyrkia Köyü'ne girerken uyuklamaktan bir dönüşü kaçırdım ama neyse ki toplamda 400 metre bir fazlalık ile kurtuldum. 160. kilometredeki patika tırmanışından önceki 5 km uzun bir yokuş ve burayı geçerken adeta ayakta uyudum. 160 km'ye 19 saat 5 dakikada ulaştım. Harika olmasa da son 2 yıldan biraz daha hızlıydı ve durumdan memnundum. Daha önemlisi önceki senelerdeki mide sorunlarımı aşmış görünüyordum.

Yarış Yeterince Uzun, Daha Fazla Zorlaştırmana Gerek Yok

Destek ekibi ile buluştuktan sonra biraz daha çorba içip patates yedim. Çok uykumun gelmesi dışında her şeyin yolunda olduğunu söyledim. Asıl dağ tırmanışına başlamadan önce biraz kahve içmem gerekiyordu ama kahveden bir yudum alır almaz hemen bir torba istedim. Torba gelir gelmez de üst üste dört defa kusarak içimdeki her şeyi çıkardım. Ne bir işaret, ne bir uyarı. Ne olduğunu anlamadan bir anda midem alt üst olmuştu.

Bu noktada bilmeniz gereken bir şey var. 2014'te Spartathlon'u ilk kez koşmadan önce ultralar için güçlü bir mideye sahip olduğumu düşünürdüm. Daha önce hiçbir yarışta kusmadığım gibi normal hayatta da böyle bir sorunum yoktu. Ama bu algı Spartathlon ile birlikte değişti çünkü her üç seferde de Spartathlon'da tam dağ tırmanışının öncesinde kustum. Bu konuya sonra geleceğiz ama tekrar yarışa dönersek, kustuktan sonra kendime gelmem için 10 dakika kadar oturmam gerekti. Tırmanış için bir şeyler yiyip enerji almam gerektiğini biliyordum ama midem hiçbir şeyi kabul etmiyordu. Enerjim çekilince uykusuzluk sorunu da giderek daha ciddi hale gelmeye başlamıştı.

Annem mide bulantısı için nane limon kaynatır. Ben de eldeki imkanlarla birkaç yudum çay ile birlikte biraz limon yedim, yanıma ilerde belki yerim diye ufak bir peynir parçası aldım ve tırmanışa başladım. Dağdaki rüzgarla hava zaten iyice soğumuştu ama enerjim de olmadığı için çok daha soğuk geldi. Tırmanış önceki yıllardan hatırladığımdan daha uzun sürdü ve yaklaşık 1200 metredeki zirveye ulaştığımda birkaç dakika oturmam gerekti. Burada birkaç yudum kola içtim ve eğer az miktarda kolayı su ile karıştırıp içersem midemin sorun çıkarmadığını anladım. Bundan başka ağzıma attığım her şey kusma refleksi yaratıyordu. Bu yıl dağdan inişim de yavaş oldu. Uyurgezer halde aptalca bir risk almak istemedim.

Dağ tırmanışından bir kare
İndikten sonra Nestani'ye (172K) kadar olan bölüm büyük oranda düz ve eğer hala koşabilecek durumdaysanız biraz zaman kazanma şansınız var. Kendimle bir anlaşma yaptım. Eğer Nestani'ye kadar olan 9 kilometreyi iyi koşarsam burada 20-25 dk uzanıp dinlenecektim. Dolayısı ile tempoyu elimden geldiğince arttırdım ve bu bölümde birçok kişiyi yakaladım. Sonunda Nestani'ye ulaştığımda depolarım tamamen boşalmıştı. Oturup biraz makarna ve patates yemeye çalıştım ama lokmaları çiğneyemedim bile. Otururken gözlerimi açık tutmakta zorlanıyordum. Yemek yiyemeden, kafenin dışındaki matlardan birine uzanmaktan başka çarem yoktu.

İki tane battaniyenin altına girmeme rağmen titremelerin tamamen bitmesi 10 dakika aldı. Gözlerimi kapattım ama uykuya dalamadım. Biraz sonra Suna ile Kerem'in kendi aralarında 25 dakika geçtiğini konuştuklarını duydum. Önce inanmadım ama kendi saatime bakınca acı gerçekle karşılaştım. Ultralarda koşmayı bıraktığınız anda zamanın akıl almaz bir hızla ilerlemesi her zaman çok şaşırtıcı.

Bu istasyondan ayrılmadan önce kalkıp bir şeyler yemem gerekiyordu ama itiraf etmem gerekir ki bir an için bu imkansız bir iş gibi gözüktü. İkinci bir seçenek yoktu. Kalkıp içeri gittim, üzerimi değiştirdim, biraz çorba içtim ve hatırlamadığım bir şeyler yedim. Birkaç dakikalığına da olsa işler yoluna girmiş gözüküyordu ve tüm ekibin morali yükselmişti. Sonra yine hiçbir uyarı olmadan aynı şey oldu. Bir torba istedim ve içimde ne varsa arka arkaya dışarı çıkardım.

Konserlerde performansını bitirip içeri giden bir grup, seyircinin ısrarlı şekilde çağırması sonrasında son bir kez sahneye çıkar ve genelde en vurucu şarkılarından biri ile "encore" yaparak konseri sonlandırır. Yarıştan sonra Suna, bu ikinci kusma seansımı buna benzetti. İşin şakası bir yana, o an için bu çok büyük bir darbeydi çünkü sadece içimdeki son enerjimi almakla kalmadı, aynı zamanda tüm ekibin moralini aşağı çekti. İstasyondaki yarış hakemlerinden biri yanımıza gelip bu halde devam edip etmeyeceğimi sordu. Bu soruyu hiç düşünmedim bile. Zaman limitine hala 1.5 saat kadar vaktim vardı ve sonuna kadar devam etmekten başka bir düşüncem yoktu.

Doğrusu önceki yıllarda da Nestani ile pek güzel hatıralarımız olmadı ama bu kez istasyondan ayrıldığımda tam anlamıyla yaşayan bir ölü gibiydim. Suna üç yıldır bu yarışta benim çok kötü durumlarımı gördü ama yarıştan sonra konuştuğumuzda yüzümün bembeyaz olduğunu ve ilk kez bu kadar endişelendiğini söyledi. Biraz yürümek istiyordum ama sabaha karşı tam bir ayaz vardı. Uzun süre hareketsiz kaldığım için dişlerim birbirine vuruyordu. Koşmak için kendimi zorlayarak vücudumu ısıttım. O andan sonra da uzunca bir süre kola dışında bir şey yiyip içmeyerek midemin kendine gelmesine izin vermeye söz verdim. Son 5 yıldır normal hayatta tek yudum kola içmeyen biri olarak, kaderimin kolaya bağlı olması oldukça ironik bir durumdu.

Yaklaşık 1.5 saat içinde güneş doğdu ve tahmin ettiğim gibi zihinsel ve ruhsal durumum iyileşmeye başladı. 200. kilometrede başlayıp yaklaşık 205. km'de biten ikinci büyük yokuşun sonuna ulaşmaya odaklandım. Kafamdaki küçük oyuna göre bu nokta final serisinin başlangıcını temsil ediyordu. Öte yandan sadece kola içme stratejisi beni hareket etmeye devam ettirecek kadar iyi işliyordu ve yavaş yavaş ölümden geri döndüğümü hissediyordum.

Güneş doğuyor ve yavaş yavaş geri dönüyorum.


Tegea (195.3K) kasabasından ayrılırken bir kavşaktan düz devam ettim. Bir süre sonra arkadan birisinin bağırdığını duydum. Geri dönünce yarış hakemlerinden biri olduğunu fark ettim. Birkaç yüz metre geride bir dönüşü kaçırdığımı işaret ediyordu. İşaretler gayet açıktı ama beynim yerinde değildi. Birkaç kez teşekkür ettikten sonra doğru yola girdim. Bir süre koştuktan sonra arkadan bir arabanın yaklaştığını duydum. Yanımda yavaşladı, pencere açıldığında içinde bana yolu gösteren kişi vardı. Bana doğru dönüp, "Doğru yol zaten yeterince uzun. Bana sorarsan yolu uzatıp işi daha fazla zorlaştırmana gerek yok" dedi. Haha! O anki ruh halimde beni gülümsetecek bir şey söylemek bile kolay değilken bu sözü duyduğumda uzunca bir süre kahkaha ile güldüm.

Kolay olmadı ama sonunda 212. km'deki Ardamis Restoran istasyonuna ulaştığımda hava çoktan 30 dereceyi aşmıştı. Yarıştan önce ve yarış sırasında Suna ve Kerem güneş kremi sürmemi önermiş, ben de bütün yaz boyunca yeterince sıcakta koştuğumu ve artık güneşe alışık olduğumu söyleyip sorun olmayacağını söylemiştim. Yarış sonrasında dudaklarım yara olup yüzüm ve kollarım soyulduğunda iş işten geçmişti ama bunlar ödenmesi gereken bedeller arasında çok önemsiz detaylardı. İstasyonlardaki kovalardaki süngerlerle adeta duş alıyordum ama asfalttan da yansıyan sıcakla etkisi hemen geçiyordu. Midem kötüydü, enerjim yoktu, uykusuzdum ve vücudum alev gibi yanıyordu ama düz ve yokuş aşağılarda hala fena olmayan bir hızda koşabiliyordum. Dolayısı ile iş 3-4 saat daha acıya katlanmaktan ibaretti. Aptalca bir şey yapma ve hareket etmeye devam et.

İlerlemeye devam...
235K'daki son büyük istasyona gelirken Filipinler'den katılan ilk koşucu olan Rolando ile karşılaşıp bir süre beraber gittik. Sonunda Sparta'ya 4 kilometre kalmıştı ve eğer gücü varsa devam etmesini söyledim. Bu kez ben biraz ağırdan alıp son kilometrelerin keyfini çıkarmak istiyordum.

Her yıl alışkanlık haline getirdiğim gibi son kontrol noktasındaki gönüllülerle el sıkışıp teşekkür ettim. Artık önümde son 2.4 kilometre kalmıştı. Son iki yılda yanımda olan ama bu yıl İstanbul'da olan kardeşim Aytuğ'u arayıp 10-15 dakika içinde bitireceğimi müjdeledim. Her sene olduğu gibi iki çocuk bisiklet ile önümde beni finişe götürüyorlardı. Bu yıl son iki kilometrede yavaş ilerlediğim için çocukların biraz sinirini bozacağımı düşünmüştüm ama hallerinden şikayetçi görünmediler. Son 500 metre kala kendimi kutladım, bayrağımı çıkardım ve 33 saat 28 dakika sonra dünyadaki en güzel ultra finişinde son metreleri koşarak Kral Leonidas heykeline ulaştım. Spartathlon başkanı Kostis Papadimitriou ile kucaklaşarak son üç senede üçüncü kez Leonidas'a mesajı ulaştırarak yarışı tamamladım.

Strava Kaydı

Atıl'ın çektiği finiş videosu aşağıda.


   .







Yarış Sonrası

Bu sene amacım yarışı üçüncü kez tamamlamak olsa da açıkçası mide sorunlarına da bir çözüm bulmak istiyordum. Maalesef bu yine olmadı. 2014'te ağırlıklı olarak jeller, karbonhidrat karışımları ve içecekler ile enerji almıştım. 2015'te bunu değiştirip gerçek yemek ile dengeledim. Bu yıl ise karbonhidrat miktarını çok azalttım. Hiçbir jel, toz veya içecek kullanmadım. Sadece çorba, kola, tahin helvası, ekmek, patates ve makarna gibi gerçek yiyeceklere yöneldim. Yine de mide problemlerine çözüm olmadı.

Artık başka bir teorim var. Sanıyorum ne yediğimden çok yarışın kendine özgü şartları bu durumu tetikliyor. Öncelikle yarıştaki sıcaklık değişimi çok etkili. Gün içinde 30 derecelik sıcaklıkta 10 saat koştuktan sonra gece yarısı dağa çıkarken sıcaklık sert rüzgarla birlikte 3-4 derecenin altına kadar inebiliyor. Ertesi gün tekrar 30 derece üzerine çıkıyor. Sanırım vücut bu sert ve ani değişim sonrasında şoka giriyor ve sindirim durma noktasına geliyor. Tabii bir ikinci faktör ise bu yarıştaki zaman limitlerinin yavaşlamaya ve oturup dinlenmeye olanak vermemesi. 75 tane kontrol noktasının her birinde zaman sınırı var ve diskalifiye olmak için birini kaçırmak yeterli. Sürekli zamana karşı koşmak sindirime ayrılan kaynakların azaltılması anlamına geliyor. Son olarak, bu konuda yalnız olmadığımı biliyorum. Mide sorunları Spartathlon koşanlar arasında çok yaygın.

Dediğim gibi ne yüksek irtifada, ne sıcak ve soğukta geçen başka hiçbir yarışta kusmadım ve bu boyutta mide sorunu yaşamadım. Dolayısı ile bu yarışa özgü şartlara bir şekilde adapte olmanın yolunu bulmam gerek. Bu hala devam eden bir deney süreci. Sonuçta bu da oyunun parçası ve herkesin kendine özgü çözümü bulmak için çabalaması da eğlencenin bir parçası.

Ayrıca geçen seneki yarış raporumda, ikinci kez katılmamın sebeplerinden biri olarak, ilk seferin bir tesadüf olmadığını kendime kanıtlama isteğini göstermiştim. Bu sene yarışı koşarken bu konuyu uzun uzun düşünecek vaktim oldu. Bunu tam olarak idrak etmek için üç defa koşmam gerekti ama artık bu konuda kesin kararımı verdim. Şansın Spartathlon'da yeri yok.

Eğer Spartathlon'u bitirdiyseniz, bitirmeyi hak ettiğiniz için bitirdiniz demektir.


Suunto Ambit 3 Peak, 1 saniyede kayıt. Koşarken iki kez kısa süreli portatif şarj aleti kullandım. İki defa rotadan çıkıp yolu biraz uzattım ve bitirdikten sonra biraz geç durdurdum.  
The 2016 Türk takımı: Kerem, Suna, Aykut, Atil


Teşekkürler:

-Suna AltanKerem Yaman ve Atil Ulaş Cüce'den oluşan harika destek ekibine. Bana tüm yarış boyunca inandılar ve güvenlerini hiç kaybetmediler. Suna bu yıl üçüncü kez oradaydı ve artık her küçük nüansı bilen çok tecrübeli bir ekip şefi. Daha önemlisi yarışı en az benim kadar seven biri. Kerem uzun yol şoförlüğü sertifikasını (!) almak dışında aynı Suna gibi burada sayılamayacak kadar çok şey yaptı, ne yazsam yetmez. Son olarak Erciyes Sky Trail'in yarış direktörü olarak Atıl son dakikada aramıza katılarak bize sadece yardım etmekle kalmadı, dünya çapında bir yarış organizasyonunun iç yüzüne de şahitlik etmiş oldu.

-Kerem'e Spartathlon logosunun ve tişörtlerinin tasarımı için. Spartathlon'un en önemli özelliklerinden biri her ülkenin kendi logo ve tişörtünü hazırlayarak sanki olimpiyatlara katılır gibi bir takım konsepti ile gelmesi. Bu durum Spartathlon'un tarihine dayanan ve başka bir yarışta olmayan bir kavram. Ben de her zaman kendi logo ve tişörtümüzün olmasını istemiştim ama geçmiş yıllarda doğru kişiyi bulamamıştım. Kerem doğru insandı ve ortaya çıkan sonuçtan büyük gurur duyuyorum. Tasarladığı logo ve tişörtler bütün hafta boyunca diğer ülkeler başta olmak üzere herkesin büyük beğenisini kazandı. Hepsini buraya koymak mümkün değil ama aşağıda bazı ülkelerin Spartathlon tasarımlarından örnekler görebilirsiniz.





 

 

 

 









-Bu yolculukta beni destekleyen aileme ve mesajları ile her zaman yanımda olan tüm arkadaşlarıma. Geçen iki yılın aksine kardeşim Aytuğ bu yıl İstanbul'daydı ama Suna ile birlikte Spartathlon konusnda en fazla bilgiye sahip kişi kendisi ve uzaktan da olsa her zaman en büyük destekçimdi.

-Ultramaratonların tüm dünyada giderek popülerliğinin arttığı bir zamanda, yarışı tüm yozlaşmalara karşı koruyup özel ruhunu muhafaza eden organizasyon komitesine, gönüllülere ve fotoğrafçılara.

-Yarış dışında ve parkurda birlikte zaman geçirdiğim tüm koşuculara, teşekkürler.

***

Evet farkındayım, gelecek sene için ne diyorsun diye soruyorsunuz.

 Amerikan takımından arkadaşım Andrei Nana geçen seneki yarış raporunda şunu yazmıştı: "Spartathlon'un istatistikçisi Nikolaos Petalas yarışı üst üste dört defa bitirme olasılığının 1% olduğunu söylüyor". (Andrei bu yıl üstüste dördüncü kez bitirdi).

Sanıyorum yarışı üst üste 3 defa bitirebilme ihtimali 5% seviyesinde ki, bunun benim için son derece büyük bir onur ve mutluluk olduğunu söylememe gerek yok. Hatta bunu 2014'de söyleseydiniz, fazla koşmaktan beyniniz yanmış derdim!

Ama eğer sağlıklı olursam ve davet edilirsem...

1%'lik o ihtimal için sonuna kadar mücadele etmeyi (ve büyük ihtimalle birkaç kez daha kusmayı) çok isterim!

Spartathlon 2014 Yarış Raporu
Spartathlon 2015 Yarış Raporu

İkinci denemesinde Bernhard bitirmeyi başardı, hem de 30 saatin altında koşarak. Yarıştan sonra bana defalarca teşekkür etti ama işin gerçeği tüm bunları benim ceketim ve Suna'nın kafa lambası ile yaptı! Kendisine de dediğim gibi gelecek sene kendi malzemeleri ile yapabileceklerini düşünmek çok korkutucu!
Spartathlon Ödül Yemeği. 4 kez üst üste bitiren Andrei Nana ve eşi Claire ile. 
Spartathlon Ödül gecesi: Soldan sağa: 2x finisher Bob Hearn (27:33 PB), 2x finisher Sung Ho Choi, 7x finisher Maik Dieroff. 

6x finisher Giorgos Panos


Spartathlon Ödül Gecesinde sertifikayı alırken

6 yorum:

  1. tebrikler Harika baştan sona heyecanla okudum mide problemi için gerçekten vcan sıkıcı geçmiş olsun tebrikler

    YanıtlaSil
  2. İnanılmaz, tebrikler Aykut!

    YanıtlaSil
  3. Çok güzel yazmışsın. Tüm koşucular için motivasyon kaynağı

    YanıtlaSil
  4. Merhaba sevgili hocam sizi çok yakından hep takip ediyorum paylaşımlarınızı çok güzel teşekkürler...

    YanıtlaSil
  5. Değerli hocam çok teşekkür ederim makalenizi okudum ve bilgi paylaştığınız için cani gönülden teşekkür ederim size

    YanıtlaSil