1 Eylül 2014 Pazartesi

Ultra Maratonun Ruhu

Geçtiğimiz hafta bildiğiniz gibi UTMB bünyesinde değişik mesafelerdeki PTL, TDS, OCC, CCC ve son olarak da UTMB yarışları yapıldı. Hem bu yarışlara katılan arkadaşlarımın durumunu hem de yarışın genelini takip etmek için ben de birkaç günü bilgisayar ve telefon başında geçirdim. Her zamanki gibi Cuma akşamüstü başlayan UTMB'yi ise canlı video linkinden görsel olarak takip ettim.

Türkiye'den katılan ve sonuç ne olursa olsun ellerinden geleni yapan herkesi (ve tabii bir önceki hafta Persenk Ultra'da başarıyla koşan arkadaşlarımı) bir kez daha kutladıktan sonra UTMB'nin liderleri arasında yaşanan bir konuya odaklanmak istiyorum çünkü yazının ana fikrini bu konu oluşturuyor.



Yarışın başlaması ile birlikte Fransız François D'Haene ve İspanyol Tofol Castanyer, Iker Karrera ve Luis Alberto Hernando dörtlü bir grup oluşturup arkadakiler ile arayı açmaya başladılar. Dropbag'lere ulaşıldığı 77.km'deki Courmayeur'den sonra Hernando arkada kalmaya başladı ama yarışın yaklaşık 100.km'si ve rakım olarak en yüksek noktası olan Grand Col Ferret'e kadar gruptan çok kopmamayı başardı. Ta ki mide sorunları yüzünden bir sonraki istasyonda yarışı bırakana kadar.

Böylece önde biri Fransız, ikisi İspanyol olmak üzere üç Salomon atleti yalnız kaldı. Bunun hemen ardından Fransız D'Haene tempoyu arttırarak diğer ikiliden koptu ve arayı açmaya başladı. Sonuçta da parkur rekoru kırarak 20 saat 11 dakikada birinci oldu. Esas ilginç durum ise arkasında yaşandı.

2. ve 3. sırada olan Tofol ve Karrera birlikte koşmaya devam ettiler. Son saatlere yaklaştıkça canlı yayında hangisinin ne zaman atak yapıp ikinciliği almaya çalışacağı tartışılıyordu. Son istasyonlara gelirken bu tartışma iyice yoğunlaştı ama ikili birbirinden bir türlü kopmadı. Hatta istasyonlarda zaman zaman birbirlerini bekliyorlardı. Sanırım 150K'daki Vallorcine istasyonunda canlı yayını izlerken elitler arasında görmeye alışık olmadığımız bir sahneye şahit oldum. Karrera'nın kız arkadaşı önce Karrera'nın karnını doyurduktan sonra Tofol'a karpuz verip ona yardımcı oldu.

Sonuçta birçok kişi gibi benim de aklımdan geçen ama olmasını beklemediğim bir şey oldu ve iki takım arkadaşı yarışı el ele bitirmeye karar verdiler. 20 saat 55 dakika boyunca birlikte koştuktan sonra finişi 2. olarak beraber geçtiler. Yarış sonrası röportajlarını izledim. Tofol kendisinin inişlerde, Karrera'nın ise tırmanışlarda güçlü olduğunu ve birbirlerine yarış boyunca destek olduklarını söyledi. Bunun planlanmış bir şey olmadığını, gelişen şartların sonucunda buna karar verdiklerini söyledi.



Karrera ve Tofol finişte. 



Ultra maratonlarda yardımlaşma ve birlikte koşup bitirmek oldukça sık rastlanılan bir durum. Bu sebeple bunda ne var diye düşünenler olabilir. Ama bu çoğunlukla orta ve arka sıralarda yaşanır. Bu kadar büyük bir profilli bir yarışta, elit atletler ve ikincilik sözkonusu iken bunun yaşanması bence üzerinde durulması gereken bir konu. Sonuçta başka sporlarda kolay kolay görülmeyecek bir sahne ortaya çıktı ve her şeyin kazanmak ve derece almak üzerine olmadığı gözler önüne serildi.

Daha kısa mesafeli yarışlar koşanlar veya başka sporlarla uğraşanlar için bunu anlamanın zor olduğunun farkındayım. (birkaç kişi bana bunu söylediği için biliyorum). Kazanmak, derece almak veya hangi sırada bitirirse bitirsin yapabileceğinin en iyisini gerçekleştirmek için kurallar dahilinde her şeyi yapmaya tabii ki karşı değilim. Aksine olması gereken bu. Ben de girdiğim her yarışta kendi hedeflerimi tutturmak için her zaman kendimle savaşıyorum. Zaten bu işin zevki de bu değil mi? Kendine ulaşılması zor bir hedef koymak (bu mesafe de olabilir, süre de), bunun üzerinde aylarca, bazen yıllarca disiplinli şekilde çalışmak ve sonunda bunu gerçekleştirmek için elinden gelenin en iyisini yapmak...

Kısa mesafelerde bu daha basit. Ama ultra maratonda bu iş bazen farklı gelişiyor ve karmaşık bir hâl alıyor. Bu tür ilk deneyimimi 2011'de Çekmeköy'de yaşadım. 50K antrenman yarışı idi, Cecile ile 32.km civarında birlikte koşarken kaybolup 7km fazladan yaptık. O zamanlar ultralarda kaybolma konusunda tecrübeli değildik ve bu çok moral bozucu durumdu (dogrusunu isterseniz hâlâ da öyle ve sanırım hiçbir zaman değişmeyecek ama sonraki yıllarda defalarca bu durumu yaşadıktan sonra işin içinde bunun da olduğunu bilip kabullenebilecek kadar tecrübe sahibi oldum). Ortada bir iddia yoktu ama tabii ki elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorduk. Sonuçta şartlar bir anda değişti ve süre hedeflerinin yerini doğru yolu bulup yarışı bitirebilmek aldı. Birbirimize destek olup o zaman itibari ile en uzun mesafemizi koşup tamamladık.

Bundan birkaç ay sonra bir delilik yapıp 100 mil yarışı koşmaya karar verdim ve Ultima Frontera 160K'ya kaydoldum. Yarışın 80.km'sinde İrlanda'lı Aidan ile yollarımız kesişti. Biraz birlikte koştuktan sonra frekanslarımızın ve tempomuzun birbirine çok yakın olduğunu farkettik ve geri kalan 80km'nin tamamını birlikte gittik. İkimizin de bu mesafedeki ilk yarışıydı ve önce bitirmek, daha sonra 24 saatin altında bitirmek için birbirimizi sürekli motive edip başarıya ulaştık. Son 60km'yi dizindeki büyük bir sorunla çok acı çekerek gitti. O anlarda ben ona destek oldum. O da geceyarısı ben bağırsak problemi yaşadığım zaman ilaç verip bekleyerek bir anlamda beni kurtardı. Yarıştan sonra bana "bu yarış benim için çok önemliydi, artık hayat boyu arkadaşız, İrlanda'da bir evin var" demişti. O günden beri birbirimizi görme şansımız olmadı ama devamlı irtibat halindeyiz, hâlâ o gün yaşadıklarımızı hatırlıyoruz.

İznik 2012'de Kerem'le 126K'nın (evet, o zamanlar kolaya kaçıp 4km az koşuyorduk!) her metresini birlikte koştuk. Daha önce bu kadar uzun bir yarışta bunun mümkün olmayacağını düşünürdüm ama ikimizin de diğerinin düştüğü anlarda birbirine destek olması ile 12 saatlik aralıksız yağmurda bataklığın içinden beraberce çıktık. Kerem'i bu yarıştan önce sadece bir kere görnüştüm ama yarış sonrası en iyi dostlarımdan biri oldu ve hâlâ da öyle. Ve tabii geçen seneki UTMB'yi fazla anlatmaya gerek yok. Son 15 saati Elena ile birlikte gittik. İki sakat koşucunun Mont Blanc'daki mücadelesi dostlugumuzu perçinledi.

Evet, bu örneklerin hepsi Tofol ve Karrera örneğinden farklıydı çünkü ortada bir kürsü hedefi veya ihtimali yoktu. Amaç sadece tamamlamaktı. Buna biraz yakın bir örneği ise geçen sene Kıbrıs'taki Two Castles ultra maratonunda yaşadım (tabii ki UTMB ile kıyaslanmayacak kadar düşük profilli bir yarıştı). Önceki senenin şampiyonu David hızlı başladı, ilerleyen bölümde bazı sorunlar yaşayınca yakalayıp öne geçtim, ardından kayboldum vs. derken birkaç defa birbirimizi yakalayıp beraber koştuk. Sonuçta bitime 5km kala ikimiz de fiziksel olduğu kadar zihinsel olarak yıpranmıştık ve bu işin hakkının beraber bitirmek olduğuna karar verdik. (zaten arkamızda kadınlar yarışı kızışmıştı ve Elena birinciliği garanti altında almak için turboyu aktive ettiğinde nerdeyse bizi yakalayacaktı. Güçlerimizi birleştirmek akıllıca bir hareket oldu!). Sonuçta finişi birlikte geçerek birinciliği paylaştık. Şu anda Kıbrıs'ta yaşayan çok iyi bir İskoç dostum var.

Başa dönersek, UTMB ölçeğindeki bir yarışta bunu görmek işin içinde olan biri olarak beni bile biraz şaşırttı ama bir o kadar da sevindirdi. Bence bu olay bu sporu diğerlerinden ayıran özelliklerden biri ve bunun bir parçası olduğum için gurur duyuyorum. Bunu yaşamadan anlamanın zor olduğunun farkındayım ama doğru zamanda, doğru insanla bunu yaşadığınızda bence aldığınız haz tüm derecelerden, zamanlardan çok daha değerli oluyor. Çok uzun süre unutulmadığı gibi aranızda çok güçlü bir bağ oluşuyor. Bu insanlarla bu anları paylaştığım için kendimi gerçekten şanslı hissediyorum.

Bu tabii her zaman olacak bir şey değil, zaten olmamalı. Mutlaka doğru şartların oluşması gerek. Birçok yarışta bu şartlar oluşmuyor. Ama uzun saatler boyunca tek gördüğünüz, konuştuğunuz, bazen hiç konuşmadan ne düşündüğünüzü bildiğiniz biriyle birlikte gidiyorsanız ve bütün zorluklara göğüs gerip birbirinize yardımcı olduysanız, işte o zaman derecenin, zamanın, kişisel hırsların ve egoların önemi kalmıyor. O anı o kişiyle birlikte paylaşmanın hazzı her şeyin üstünde yer alıyor. Ultra maraton koşan birçok kişinin bunu yaşadığını ve benle aynı fikirde olduğuna inanıyorum.

Sonuçta bunun sadece yarışın arkalarında yaşanmadığını, en tanınmış ultralardan birinde, hem de en ön sıralarda yaşandığına şahit olmak çok önemliydi. Neden bu sporu sevdiğimize dair bence en önemli örneklerden biri. Umarım işin içine başka şeylerin girmesi ile ultra maratonun ruhu bozulmaz ve yozlaşmaz.

Bu ruhu devam ettirmek ve sportmenlik çerçevesinden uzaklaşmadan yeni başlayanlara bu konuda örnek olmak sanırım biraz da bizlere düşüyor.

160K sonrası İrlandalı Aidan ve son 40km'yi bizle beraber gelen İzlanda'lı Christine ile finişte. 

Kerem'le 2012 İznik 126K finişi.  

Two Castles 80K'da finişe 50m kala David ile birlikte birinciliğe koşarken.  

Elena ile UTMB finişimiz. 

4 yorum:

  1. Selam Aykut, yazilarin birbirlerine guzel. bu yazi ise, 2011'de Cekmekoy'de kaybolusumuzu hatirladi ( tabiki cok daha kisa ve kolaydi ama yine de:). bu gunlerde uzun kosullari çok ozledim de... sevgiler. cecile

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Cecile, o zaman 57km benim icin "cok kisa ve kolay" degildi! (aslinda hicbir zaman kolay degil). Ustelik hatirlarsan cok kotu bir yerde kaybolmustuk, tam ogle sicaginda cikmak zorunda kaldigimiz uzun ve dik yokusu hala net hatirliyorum. Biz de seni patikalarda gormeyi ozledik. Artik geri donmenin zamani geldi!

      Sil
    2. Sevgili Aykut, söylenecek söz bırakmamışsın, ağzına sağlık. Umarım bu makaleyi okuyup ders çıkaranlar olacaktır... selamlar..

      Sil
  2. Çok faydalı ve bir o kadar da gaza getirici yazıydı, teşekkür ederim nam hesabıma :)

    YanıtlayınSil